|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
FATMA DURMUŞ
Bir zamanların Endülüs Ülkesi, şimdi Başkanlık sistemiyle yönetilen İspanya'nın eyaletlerinden biri. Otonom bir bölge. Halk sosyalist partilere oy veriyor. İlginç; katolik sağın siyasi partilerine bugünün katolikleştirilmiş Endülüs'lüleri hiç yüz vermemiş. Kesin olan bir şey var ki oradaki müslümanlar Sosyalist Parti'nin iktidarda olduğu şu dönemde hiçbir dönemde olmadığı kadar rahatlar. 'Mafya Turca' İspanya'nın genç Başbakanı Zapatero, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini destekliyor. İspanyolların futbolla ilişkileri Türkleri andırıyor. Taraftarların yüzde 50'si kadın. İspanya'da 2 bin Türk yaşıyormuş. Ancak 2 bin Türk'ten bini hapiste. Türkler uyuşturucu ve karapara aklama işleriyle ün kazanmış. "Mafya Turca" bir çok İspanyolun zihnindeki Türk imajını belirlemiş. Rehberimiz Bülent, İspanya'ya ilk geldiğinde Mafya Turca imajı yüzünden uzun süre iş bulamadığını anlatıyor. Sevilla'nın en meşhur yeri "Zafer Meydanı". Zafer meydanı kekik dağıtan dilenciler, faytonlar, İspanyol sokak müzisyenleriyle cıvıl cıvıl. Ortada Santa Maria Katedrali eski camii minaresinden bozma kulesiyle bütün kenti seyrediyor. Kulenin en tepesine çıkıyoruz. Buradan beyaz gelinleri andırıyor Sevilla. 'Öpücük sokağı' Katedral yakınlarında Santa Kruze mahallesine gidiyoruz. Bu mahalle Endülüs dönemi musevilerinin yaşadığı şimdilerde sit alanı ilan edilen özenle korunan yerlerden. Ünlü Sevil Berberi de bu mahalleden çıkma. Al Cazar kalesi hemen katedral yakınlarında duruyor. Şimdiki zamanın İspanya Kralı (cumhurbaşkanı sıfatıyla demokraside yer bulmuş) Sevilla'ya geldiğinde bu kalede kalıyormuş. Sevilla'nın ara sokakları tertemiz, bembeyaz bir mimari ortaya koyuyor. Rehberimiz bizi daracık bir sokaktan geçiriyor. Sokak öylesine dar ki evlerin üst katı birbirine değmiş. Bu yüzden de bu sokağa "öpücük sokağı" diyorlar. Bu arada İspanyolların ne kadar 'az' ve 'öz' çalıştıklarını öğreniyoruz. Sabah 9'dan öğlene kadar açık dükkanlar. 'Siesta' saatlerini yemek ve uykuyla geçiriyorlar. 18.00'de yeniden açılıyor dükkanlar. Allah'tan başka galip yoktur Akşam saatlerinde otele dönüp, gece tekrar şehre iniyoruz. Küreselleşme dünyanın her yerini akraba yapmış ya hani; Kadınların ve erkelerin kıyafetleri, vitrinlerde gördüklerimiz, çocukların giysileri, Coca Cola kamyonları hatta yere tüküren İspanyollar hep İstanbul'u hatırlatıyor. İkinci rehberimiz Erol, Boğa güreşinin İspanya'ya Anadolu kültüründen geçtiğini anlatıyor. Millattan Sonra 2. Yüzyılda Lidyalılar göç yoluyla taşımışlar bu geleneği. Hrıstiyanlık da Anadolu'dan gelmiş; Saint Paul ve Saint Barnaba adlı iki hristiyan din adamı Anadolu'dan İspanya'ya gider. Saint Barnaba özenle gizlenen 'Barnaba İncil'inin yazarı. Granada Endülüs'ün son tepesi. Müslümanlar bu kentten İspanya'ya veda etmiş. Kraliçe İsabella'nın 2 milyon el yazması kitabı, bir insanlık hazinesinin bir gecede kentin meydanında nasıl yok ettiğini dinledik. Biz meşhur 80'ler El-Hamra'yı gördük; tarif edilemez bir derinlik sarhoşluğu yaşadık. Dünyanın en romantik ve büyülü yapısı diyenler var El-Hamra için. El-Hamra kırmızı demek. Taşıdığı ihtişam modern kentlerin gökdelenleri gibi isyankar değil; sütunlar, kemerler, taşın dantel gibi örüldüğü her ayrıntıda tek şey yazıyor; La galibe illallah! Allah'tan başka galip yoktur. Derler ki bu kıvrımların her birinde bir melek yaşarmış, ve zikrine devam edermiş halen; la galibe illallah... Sarayın bir kapısından öbürüne geçtikçe tasavvuftaki hayret makamının ne demek olduğunu anlıyoruz. Granada'da bir avuç müslüman buldu bizi. Sarayın karşısına gelen tepede bir camii yapmışlar. İspanyol gençlerinin müslüman olma törenleri bu camii de yapılıyor. Bu camiinin minarelerinden beş vakit ezan okunuyor. Müslümanların birliği için ettiğimiz toplu duadan sonra oradaki müslüman lider şunları söyledi; "Arslan düştüğü yerden kalkar, biz o aslanın İstanbul'dan ayağa kalkacağını düşünüyoruz. Kalplerimiz İkinci Abdülhamit'e bağlı." Uzun sözün kısası ; Japonlar çocuklarını alıp Hiroşimayı gezdirirlermiş. "Bakın zayıf düşersek bize böyle yaparlar. Sonra o çocukları baş döndürücü hızlı trene bindirip "bundan daha iyisini yapamazsanız yeniden Hiroşima oluruz" derlermiş. Siz de çocuklarınızı alıp Endülüs'e götürün. Kurtuba camiinin avulusunda, El-Hamra'nın büyülü salonlarında gezdirin. Oradaki birarada ezmeden ve ezilmeden yaşama kültürünü anlatın. "Bunu bir daha yapamazsak bütün dünyayı Irak'a çevirecekler" deyin.
Kurtuba: Modern Avrupa'nın annesi
Kurtuba 1000'li yıllarda sokakları tekebillurlarıyla aydınlanan, eczaneleri olan, varoşlarında bile geceleri kitap okunan, İbni Rüşd'ün kadılık yaptığı, İbni Arabi'nin, İbni Meymun'un yetiştiği kent. Kurtuba, o dönem Avrupa'sından akın akın öğrencilerin geldiği şehir. Bir kütüphanesinde 600 bin eserin bulunduğu, senede 60 bin kitabın yazıldığı o dönem dünyasının elit merkezi. Metropolün ilk örneği. Vadi el Kebir Nehri'nin aheste aheste akan suları zamanın Kurtuba'da nasıl geçtiğini anlatıyor. Kurtuba camiine giriyoruz. Burası 1236'ya kadar camii kimliğini korumuş. Ondan sonra katedrale çevirmişler. 24 bin metrekarelik tabanı halılarla kaplıymış. Katedral olduktan sonra bu halılar kaldırılmış fakat o kırmızı beyaz kemerlerle birbirine bağlanan inci gibi sütunlara dokunmaya kıyamamış katolikler. Fildişi ve abanoz ağacından, kokulu ağaçlardan yapılma meşhur minberi yok edilmiş. Mihrabın sağında ve solunda iki ayrı kapı var. Sütunlar, sütunlar, sütunlar ülkesi bu camii. Yine de 24 bin metrekarelik bu alanda akustik düzen öylesine incelikle ayarlanmış ki imamın sesi camiinin her yerinden duyulabiliyormuş. Zeminden tavana kadar yaprak desenleri, ayetler, geometrik şekiller göz alıyor. Endülüs'ün gönüllü mimarları çizgiyi rengi ve mozayiği inançla işlemişler dantel dantel. Camii'nin yapımında çalışan mimarların imzaları ayrı bir bölmede günümüze kadar saklanmış. Camiiden çıkıp ara sokaklar dağıldık. Gittiğimiz bir çay evinin duvarları İbni Arabi'nin sözleriyle dolu. Yerlere döşenmiş minderler ve sedirler doğunun müşfik dekorasyonunu resmediyor. Kentin ara sokaklarına sadelik, zerafet ve alçakgönüllülük damgasını vurmuş. Dalgın dalgın yürürken girdiğiniz hiçbir sokak yoktur ki sizi şaşırtmasın. Gizli bir el daha derinlere çeker sizi. Dükkanlar ayetlerin, kelime-i tevhidlerin, camii figürlerinin sergilendiği küçük tişört, biblo, küllük ve tütsülüklerle dolu. İspanyollar dini bayramlarını kutluyorlardı o gün. Maaile kafeleri ve seyir yerlerini doldurmuşlardı. Kurtuba'nın leylak kokan sokaklarından, ağırbaşlı camiinin sabırlı sütunlarından, vadi el kebir nehrinin şarkısını dinleyerek ayrıldık.
|
|
|
|
|
|
|