AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Bu başarıyı kimlere borçluyuz?

Sanmayın ki iki yıl önce neler döktürdüklerini hatırlamayan kimi kalem erbabının elinden çıkma arabesk tasvirlerde karşılaştığımız gibi, 17 Aralık başarısının şerefini sadece Başbakan ve yakın çevresine mal edeceğim. Başta Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül olmak üzere, hükümetin başarıyla sona ermiş bu süreçteki önemini, değerini ve emeğini tabii ki ben de kabul ediyorum. Ama bence, soruyu çerçeveyi çok daha geniş tutarak sormak gerekir: "Bu başarıyı kimlere borçluyuz?"

İsterseniz sona sakladığım hükmümü şimdiden açıklayayım: Bu "Başarı"yı önce, ilk bakışta insana çok paradoksal da gelse, ülkenin gözlerini epeyce zamandır Batı'ya dikmiş kesimlerinden çok önce ülkenin bugüne kadar kendilerine böyle bir ruh halini uygun görmemiş olan toplumun geleneksel kesimlerine borçluyuz...

Tamam, belki AKP gibi bir siyasi oluşum ortaya çıkmasa bu kesim sesini başkalarının becerdiği ölçüde çıkaramayacak, Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin olumlu görüşünün üzeri yine örtülü kalacaktı. Dolayısıyla AKP gönüllerde yatan bu arzuyu ortaya çıkarması açısından büyük rol oynamıştır. Ama unutmayın ki, ortada ancak bir şeyde varsa ortaya çıkarılabilir... Demek ki, AKP iktidarı (nihayet) bu ülkede toplumun belki kendi kendine bile açıkça itiraf edemediği bir "özgürlük" arayışının sözcüsü ve taşıyıcısı olmuştur. O halde soruyu cevaplayabiliriz: Bu "Başarı"yı, bugüne kadar etrafına çekilen "kırmızı çizgiler" içinde yaşamaktan bıkmış usanmış olarak kendisine bir çıkış kapısı arayan topluma borçluyuz.

Bu "toplum" da ,tabii ki, tanımı gereği homojen değil... Bu toplumun en kuvvetli damarlarından birisi muhakkak ki, ta cumhuriyetin başından beri "kırmızı çizgiler"le arası hoş olmayanlardan oluşuyor. 1950 öncesindekileri bir yana bırakacak olursak, bu damar uzun müddet DP, AP, DYP ve biraz farklı da olsa ANAP gibi partilerde gezip tozmasına rağmen umduğunu bulamamış. Çünkü bütün bu partiler sonuc olarak "meseleyi"(!) hemen her zaman "araçsal" açıdan değerlendirmiş.

Bu kesimin (kimi zaman az kimi zaman çok kısmının) içinde gezip tozdukları diğer çizgi Milli Nizam, Milli Selamet, Fazilet ve (niçin inkar etmeli!) AKP'den oluşuyor. Ama dikkat edin, ilk grubu giren partiler (ANAP'ın bir dönemi dışarıda tutulabilir mi?) yıllar boyu "yeni hiçbir şey öğrenmeden ve bildikleri hiçbir şeyi unutmadan" hayatlarını devam ettirmişken, ikinci gruptaki "dinamizme" dikkat edin! Hatırlayın, Fazilet Partisi zaten önemli ölçüde AKP'nin yolunu açmamış mıydı? İşte adına "siyaset" denilen "her eve lazım" soylu uğraş böyle bir şey; yani özetle toplumu, etrafına yerleştirilen "kırmızı çizgiler"den kurtarma işi; yani özetle "özgürlüğün" tadını "doğuştan" bilen toplumların nabzını tutabilmek işi...

Peki "Başarı"yı, katkıları çok büyük olsa da, sadece toplumun bu damarına mı borçluyuz? Tabii ki değil. Bu damarın yanına "siyaset"i henüz olması gerektiği gibi belleyememiş olsalar da kimliklerini "Kürt" olarak tanımlayan kesimleri de koyunuz. Siz bakmayın "İlan"ın etrafında çıkarılan gürültüye; AB üyeliğinin hayırlı sonuçlar getireceğini onlar da çok iyi biliyorlar. Zaten hatırlayın; AB Parlamentosu'nda Türkiye lehine "EVET"li pankartlar açan ve artık Hükümetin bile en yakın ahbapları arasında sayılan "Yeşiller"i bu topluma onlar tanıtmamış mıydı?!

Bu "Başarı"da ülkedeki toplam sayıları (ne yazık ki) artık 100 bini zor bulan gayrimüslim azınlıkların da rolü var muhakkak. Bunun nedeni de malum: "Kırmızı cizgiler"(!)

Ve de tabii, 17 Aralık'la son bulan süreçte sesleri en çok çıkan ve duyulan ve kendilerinden "liberaller" diye söz edilen kesimin rolü...

Gördüğünüz gibi, "Başarıyı" borçlu olduğumuz kesimleri sıralamaya çalışırken "Sol"dan hiç söz etmedik. Bu kesimden tek tük, bireysel ya da benzeri katkılar, destekler tabii ki eksik değildi. Ama "Sol"un önemli bir cenah olarak bu süreçte olumlu bir rol oynadığını hangimiz ileri sürebilir? Ne acı değil mi? Avrupa solunun çok önemli bir bölümü kendi sağcılarına karşı çıkarak Türkiye'yi AB üyesi yapmaya uğraştıkları bir dönemde, "Türk solu" tam tersine, "sosyal demokrat"ından "komünist"ine, hükümete "Brüksel'in hesabını vereceksiniz!" diye haykırmakla meşgul...

Fransız Le Monde gazetesi dünkü başyazısında Brüksel'de alınan kararı özetledikten sonra, bundan sonraki süreçte Türkiye'nin komşuları ile olduğu gibi "kendi tarihi" ile de uzlaşması gerektiğini yazıyordu. Türkiye de, diğer Avrupa ülkeleri gibi "geçmişine" yönelik böyle bir gayret içine girmeliydi. Anlaşılmıştır muhakkak; tabii ki "Tehcir"den söz ediliyordu.

Sizi bilmem ama ben 3 Ekim'den itibaren (hemen değil tabii ki!) Türkiye'nin bu tür "dosyalara" da eğilmeye başlayacağını sanıyorum. 17 Aralık'tan önce "Soykırımı tanı!" gibi şartlar ortaya atılması birçoğunuz gibi bana da anlamsız ve akılsız bir davranış olarak görünmüştü, çünkü bugünün Türkiye'sinden bunu istemek olacak iş değildi... bırakın işin "ifade" faslını "düşünce özgürlüğü"yle bile layıkıyla tanışmamış bir Türkiye bu tür iddialar ve talepler hakkında ne diyebilir ki... "Kırmızı çizgiler"le sarılmış bir toplumun "geçmişini" kurcalayabildiği nerede görülmüş... 3 Ekim'de başlayacak müzakere sürecinden bu yönde beklentilerim ve umutlarım da var doğrusu...


19 Aralık 2004
Pazar
 
KÜRŞAT BUMİN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED