|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin seyri, önümüzdeki 50 yılda bizim olduğu kadar dünya sisteminin kaderi bakımından da çok önemlidir. Buna kafa yormak yerine, futbolda bir Avrupa takımını yenmişiz gibi hava yaratmanın yararı yoktur.
Büyük milletler, heyecanları ölçülü topluluklardır. Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin seyri, önümüzdeki 50 yılda bizim olduğu kadar dünya sisteminin kaderi bakımından da çok önemlidir. Buna kafa yormak yerine, futbolda bir Avrupa takımını yenmişiz gibi hava yaratmanın yararı yoktur. Türkiye, AB ile ilişkilerinde psikolojik üstünlüğü kaptırmamalıdır. 1960 ve 70'lerde adeta devlet, milletten kaçarcasına Avrupa'ya sığınıyor gibiydi. Özal ve Erdoğan ile de sanki millet, devletten kaçıp Avrupa'ya sığınıyor gibidir. Bu psikolojiyi, iki büyük tarihsel ünitenin, belirli bir uğraktaki rasyonel işbirliği tarzında formüle edip uygulayamazsak, bırakın AB üyeliğini, müzakere sürecinin kendisi bile Türk toplumu için 'ihtilal-i şuur'a dönüşebilir. Ekonomik-politik düzeyde, şu sorunun cevabını verebiliyor olmamız lazım: Nihai AB üyeliği ancak 10-15 yıl sonra söz konusu edilebileceğine göre, bu uzun dönem Türkiye'ye hangi ekonomik ve stratejik avantajları sağlayacaktır? Temel yapısal ihtiyaçlarımızın hangilerini, nasıl gidermemize katkıda bulunacaktır? Bir süre önce ülkemizi ziyaret eden meşhur ve meş'um finansör George Soros, "Türkiye'nin en değerli ihraç metaı, ordusudur!'' dediğinde bir çoğumuz ateş püskürmüş, bunu ülkeye ve orduya hakaret saymıştık. Dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, Türkiye'de de kazanç (hem de spekülatif, hatta manipülatif kazanç!) peşinde koşan bir para tüccarı niçin hakaret kastı taşısın? Bence, Yahudi banker bilerek veya bilmeyerek, bize ciddi bir muhasebe için ipucu veriyordu. Türkiye denen sosyo-politik varlığın bilgi ve ekonomi ayakları askerî ayak kadar sağlam değildir ve bunun sorumluluğu kısmen askerî ayağa aittir. Askerî gücün son iki yüzyıldaki bütün iç müdahaleleri toplum-devlet sistemimizin küresel sistem lehine zayıf düşmesine yol açmıştır. Sadece son 28 Şubat müdahalesi, meşru siyasî otorite yerine hortumcuları ikame etmek suretiyle, iç borçları beş yılda 20 milyar dolardan 120 milyar dolara yükseltmiş; dış borçların eklenmesiyle nominal milli gelir rakamını aşan bir toplam borçla uluslararası ilişkilerde pazarlık gücümüzü neredeyse yok etmiştir. Soros'a hiç dil uzatamayacak olanlar, yüksek faiz terörünü himayesine alan bu münasebetsiz müdahaleye şapka çıkaranlardır. Ancak, eğer gerçekten en önemli ihraç malımız, daha kapsayıcı bir ifadeyle, en büyük küresel güç kaynağımız ordu ise, bu gücü değerlendirecek bilgi/siyaset odağı ile, onu gelecekte daha büyük bir güce tahvil edecek olan ekonomi odağının kavrayış düzeyleri hayatî önem kazanmaktadır. Şurası giderek belirginleşiyor: ABD, ekonomik bakımdan (görece) gerilediği müddetçe, ortaya çıkan güç açığını askerî yollarla kapatmaya çalışacaktır. Aslında kapitalizmin mantığına çok da aykırı bir durum değil bu. Girişimcilerle generaller elli yıl öncesine kadar hep kola kola yürümüş değil miydiler? Asya pazarlarını Avrupa kapitalizmine açan Doğu Hind kumpanyaları birer şirket-devlet değil miydi? Asya tüccarı karşısında normalde rekabet edemeyen bu yüksek maliyetli işletmeler, cebir yoluyla baharat, kumaş ve ipek ticaretini tekellerine almadılar mı? Bilahare İngiltere Hindistan'ı, Fransa Hind-î Çin'i, Hollanda Endonezya'yı sömürgeleştirmedi mi? Almanya 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında ekonomik bir güç olarak meydana çıktığında, ilk talebi 'adil bir emperyalizm!' olmadı mı? Yirminci yüzyılın iki büyük savaşı, adil emperyalizm talebinin sonucuydu. Almanlar, dünya pazarlarının ve ham madde kaynaklarının yeniden paylaşılmasını istiyordular. İki defa yenilip geri çekildiler. Japonlara da atom dersi verildikten sonra, militarizmin maskelenmesi mümkün ve cazip oldu. Modern kapitalizmin 500 yıllık tarihinde, askerî gücün geride (en azından, perde arkasında) durduğu bir tek dönem varsa, 1945-1990 arasıdır. Bu tarihten sonra ABD, kimsenin adil emperyalizm talebiyle ortaya çıkamayacağı bir Yeni Dünya Düzeni arayışına girdi. Düzenin hedefi, kapitalist sistemin işleyişini başlıca rakipler için yüksek maliyetli hâle getirecek bir küresel-emperyal yapının kurulmasıdır. Temel stratejik aracı BOP olan bu arayış, sermaye gücüyle artık mümkün olmayanı silah zoruyla elde etme girişimidir. Soros ve benzeri kozmopolit kapitalistlerin bir endişesi de bu olmalıdır. Bushlar kazandıkça, Soroslar kaybedecektir.
BOP ile BAP neyimiz olur?
BOP, Büyük Ortadoğu Projesi. Küresel Amerikan imparatorluğunun revakı. BAP, muhtemel BOP'a karşı, elli yıldır oluşturulmaya çalışılan Batı Avrupa Paktı. AB, bu paktın güney ve doğu Avrupa'yı içine alarak kıtalaşması. BOP, bir yandan BAP'ı çembere alma; diğer yandan Asyalı bir gücün yahut (Huntington'ın ima ettiği gibi) bir güçler ittifakının tarih sahnesine çıkışını engelleme girişimidir. Ne BOP Türkiyesiz gerçekleşebilir, ne BAP Türkiyesiz bir dünya gücü olabilir. Türkiye'nin her ikisine karşı da kendini koruyabilmesi ve her ikisiyle ilişkisinden devşirebileceği güç, özgüven derecemize bağlıdır. Özgüvenimiz ne kadar yüksekse, ABD ve BAP'ı o kadar hadlerini bilmeye zorlayabiliriz. Türkiye coğrafî, tarihî ve kısmen kültürel bakımdan Avrupalıdır. Türk toplum-devlet sisteminin 700 yıllık felsefesi adeta "Asya'yı emniyete al, Avrupa'ya açıl!"dır. Bugün Avrupa'nın ötesinde Türkiye için hayat yok. Ekonomik ilişkilerimizin yüzde 50'si Avrupa'yla, sadece yüzde 5'i Amerika'yladır. Asya ise dünya tarihine yeniden çıkmaya hazırlanıyor. Önümüzdeki dönemin felsefesi "Avrupa'yı emniyete al, Asya'ya açıl!" olmalıdır. AB, Türkiye'yi içine alır mı? Açıktır ki, ihtiyacı olmazsa, almaz. Hem Asya'ya açılabilmek (yeni adil emperyalizm!), hem BOP'u sabote edebilmek, hem Müslüman dünyayla daha derin ilişkiler geliştirebilmek için, Türkiye'nin desteğine muhtaçtır. Buna rağmen, 10-15 yıl boyunca, istediklerini makul ölçüde elde ettikten sonra, Türkiye'nin üyeliğini geri çevirebilir. Türkiye bakımından önemli olan nihaî üyelik değil, sözkonusu 10-15 yılın verimli geçip geçmeyeceğidir. Eğer bu süreçte Türkiye ekonomik gücünü pekiştirir, rasyonel bir siyasi yapı oluşturur, silahlı kuvvetlerini de modernleştirip donanım yönünden dışarıya fazla bağımlı olmaktan kurtarabilirse, AB üyeliğini belki kendisi geri çevirir. AB üyeliğini medenileşme fırsatı sayanlar ile, AB sayesinde birçok temel hakkın otomatik olarak tahakkuk edeceğini düşleyenler, Avrupa medeniyetinin nasıl bir hak gaspı üzerine bina edildiğini kavrayamamış olanlardır. Nermi Uygur 52 yıl önce felsefe tahsili için Almanya'ya gider. Galatasaray Lisesi'nin Latince bölümünü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe bölümünü bitirmiş olan 27 yaşındaki delikanlı "Avrupa'ya ilk adım attığı gün, başından aşağı boşanıveren bazı şeyleri" şöyle şiirleştiriyor:
gerginler;
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen Avrupalı psikolojisinde değişen bir şey olduğunu söylemek zor. Şimdi de gerginler, kendilerinden olmayanlarla alay ediyorlar, hep kendilerini haklı görüyorlar, kasılıyorlar ve mal varlıkları azalacak diye ödleri kopuyor. Avrupalının psiko-felsefî durumunu kavramadan, öyle 'Bizans ortak mirası'na filan dayanarak uzun vadeli beraberlikler düşlemek hayalperestliktir. Avrupa'nın, politik-askerî güçsüzlüğünü erdem olarak pazarlamaya çalıştığını biliyoruz. Rusya, yeniden ölüm silahlarının gölgesine sığınmaya çalışıyor. Çin, insanlığa her hangi bir değer sistemi değil, sadece ucuz mallar teklif ediyor. Japonya saman altından su yürütüyor. Böyle bir ortamda, Türkiye'nin dış siyaseti bir yandan Amerikan gücünü AB ve Rus gücüyle dengelemeye; diğer yandansa, ilkeli bir duruşla bölgenin ve giderek dünyanın gerçek muhalefet odağı haline gelmeye ayarlanmalıdır. Özgüvenli fakat ölçülü bir muhalefet odağı.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |