AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
'Kalplerine gömdüler':
Bu türden başlıklara da
fırsat tanımayalım

Ülkenin "şehitsiz" yaşadığı birkaç sulh yılı, yerini sanki yavaş yavaş yine o kötü günlere terketmekte... Ölenler yine -tabii ki - çok genç; arkalarında bıraktıkları eşler ve çocuklar da. Ana babalar yine ne diyeceklerini şaşırmış durumda.... Ve "Türk medyası" bu görüntüler karşısında sanki yine eski alışkanlıklarını hatırlar gibi...

"Şehit cenazeleri" yine gündemimizde. Ülkenin "şehitsiz" yaşadığı birkaç sulh yılı, yerini sanki yavaş yavaş yine o kötü günlere terketmekte... Ölenler yine -tabii ki - çok genç; arkalarında bıraktıkları eşler ve çocuklar da. Ana babalar yine ne diyeceklerini şaşırmış durumda.... Ve "Türk medyası" bu görüntüler karşısında sanki yine eski alışkanlıklarını hatırlar gibi...

Önümüzde bir araya toplanmış ve ortak bir başlıkla ("Kalplerine gömdüler") sayfaya yerleştirilmiş dört haber var. Hürriyet imzalı bir toplu haber bu. Bu dört haberin bazı cümleleri şöyle:

"Şehit Teğmen Tuna Kara'nın Gümüşhane-Şiran'daki cenazesinde gözyaşları sel oldu. Kara'nın 25 gün önce evlendiği öğretmen eşi Nihal Kara, tabuta sarılarak 'Ben asker eşiyim. Şehidimle gurur duyuyorum. Kara gözlüm, sana doyamadım' diyerek gözyaşı döktü." / "Tezkeresine 24 gün kala şehit düşen Yılmaz'ın annesi Emine Yılmaz, 'Oğlum, seni böyle mi karşılayacaktım?' diye feryad etti. Yakınları da şehit erin tabutuna sarılarak ağladı." / "Şehit üsteğmenin cenazesi baba evine getirildiğinde, sessizliği eşi Filiz Beydili'nin 'Hulkim' ve 8 yaşındaki kızı Pınar'ın, 'Anne' çığlıkları bozdu. Eşinin tabutu başına götürülen Filiz Beydili yaşadığı acıya dayanamayarak baygınlık geçirdi." / 17 yıl önce ölen eşinden sonra, terhis olmasına 20 gün kalan büyük oğlunu yitiren anne Ballı Kıyanç, 'Oğlum ben seni yalnız bırakmam. Gece gündüz gelir yanında yatarım. Sana yoldaş olurum' diyerek ağladı."

İnsanı derinden yaralayan sahneler

Görüyorsunuz, bizzat şahit olunsun-olunmasın farketmez, herkesi derinden yaralayan sahneler bunlar... Genç cenazeleri birbiri ardından ülkenin dört bir yanını yasa boğmuş durumda... Çocuklar, eşler, ana babalar perişan; umutlar sönmüş, oğulların başından böyle acı bir sonu defetmek için edilen dualar karşılıksız kalmış....

Peki ya "Türk medyası", o ne durumda, onun ruh hali ne merkezde?

Cevabı kolay bir soru. "Türk medyası"nın büyük bölümü -maalesef- yine eski "refleksleri"ni vakit geçirmeden hatırlamış durumda... "Acılı" sayfalar, başlıklar, haberler yapmayı yine çok iyi beceriyorlar. Dört gencin hayata vedasını "kalplerine gömdüler" başlığı altında vermeyi hâlâ iyi beceriyorlar...

Hatırlayanlar vardır; bu sayfada bu "dil"in iyi bir dil olmadığını, bu "üslup"un makbul bir üslup olmadığını defalarca yazdık... Çocukların, eşlerin, ana babaların acılarına fokuslanmış bu "haberler" iyi bir şey değil.

Özkök'ün "uygunsuz" yazısı

Sadece "haberler" de değil, ölçüyü hepten kaçıran köşe yazıları da eksik değil.

Bakın, önümüzde bunun güzel bir örneği duruyor: Ertuğrul Özkök'ün "Ziyaretçisini bekleyen sandalyeler" başlıklı, daha başlığından itibaren "uygunsuz" yazısı.

"Hayatımda ilk defa bir şehit evine gidiyorum. Gümüşgöze, hiç tanımadığım bir belde. Ama çok akraba bir his, his olmaktan çıkıp maddeleşmiş bir duygu halinde boğazıma takılıyor. Sanki bu duygularla çok akrabaymışım gibi bir şey. Bir 'deja vu'..." diye başlıyor yazı. Görüyorsunuz, yazının sadece başlığı değil, giriş cümleleri de "uygunsuz". Demek Gümüşgözü'ndeki şehit evine giderken boğaza takılan "maddeleşmiş duygu"nun adı bir 'deja vu" durumu ha?

Bu satırlar biraz önce anlatmaya çalıştığımız durumun iyi bir özeti; biz de zaten tam bunu söylemek istiyorduk: "Şehit cenazeleri" ardından döktürülülen bu yazı bizde de -aynen- bir "deja vu" duygusu uyandırıyor! "Şehit cenazeleri"nin binlerle ifade edildiği yıllarda karşımıza çıkan "dil" de bunun bir benzeriydi.

Özkök'ün bir "şehit köyü"nü tasviri de çok dikkat çekici doğrusu: "Geri kalan dekor, Anadolu'daki binlerce benzerinin aynısı. Şehitler çıkaran bir belde prototipi. Tozlu yollar, mütevazı yapılar. Yarım kalmış bir cami. Bir de yan yana dizilmiş plastik sandalyeler. Şehit ziyaretçisini bekleyen her Anadolu peyzajı budur. Orta Anadolu, Ege, Trakya fark etmez. Şiveler, ağıt yakmalar, baştaki yemeniler değişebilir. Ama kapıda şehit ziyaretçisini bekleyen beyaz plastik sandalyeler, bir tas ayran, işte bunlar değişmez...."

"Beyaz sandalyeler peşinde"

Siz ne düşünürsünüz bilemeyiz ama biz bu satırları okuyunca Gümüşgözeli Kenan Taşan'ın ölümüne daha bir yandık... Nasıl yanmayız, bir genç adam daha bu dünyadan göçmüş ama Hürriyet yazarı "deja vu"nün ve "beyaz plastik sandalyeler"in peşinde... "Beyaz plastik sandalyeler" yazarın zihninde o derece iz bırakmış ki, bakın (daha) neler yazıyor:

"Şehit ziyaretçisini bekleyen o sessiz beyaz sandalyeler, o şehadet mobilyaları bir daha çıkmamak üzere görsel hafızama kazınıyor."(!)

Yahu yapmayın! Kenan genç yaşında ölmüş, köy halkı Kenan'ın yasını tutuyor, ama yazarımız hâlâ "şehadet mobilyaları"dan söz ediyor.... İnsaf yani, bir Anadolu köyünün üzerine çokmüş olan cenaze havasını gözleyip bundan "şehadet mobilyaları" gibi "post modern" bir "kavram" türetmeye çalışmak fazla olmuyor mu sizce de...

Özkök'ün Kenan'ın babasına ilişkin gözlemleri de enteresan:

"Üç, sadece üç anlamlı cümle bir hitabet hazinesine dönüşüyor. 'Başınız sağolsun', 'Allah rahmen eylesin'. Ve bunları tamamlayan son cümle: 'Vatan sağolsun...' Her şehit babasının andı."

İyi vallahi, bu "andı" kim icat ettiyse Allah ondan razı olsun doğrusu.. Gitti gencecik oğul, ama olsun, yeter ki "Vatan sağolsun..."

Hürriyet yazarının Kenan'ın babasına ilişkin şu gözlemi de dikkat çekici:

"Hep kardeşi konuşuyor, babası ise bir önceki evde olduğu gibi sesiz. O sessizliği üç cümle için bozuyor: 'Bizim aileden daha verilecek çok şehit var. Bizi vazgeçiremezler. Ama bir tek ıstırabımız var. Karşımıza adam gibi çıksın.' Mayın ağırlarına gidiyor. O kalleşliği, o korkaklığı kaldıramıyorlar."

Evet, gördüğünüz gibi yine döndük o "deja vu" durumuna... Yine eskiden olduğu gibi; yine eskisi kadar "başkasının cebinden hovardalık" durumu: "Biz de verilecek daha çok şehit var."(!)

Yazar tembel davranmış; yerinden kımıldayıp Kenan'ın annesinin yanına gitseymiş, asıl "deja vu"yü orada görürmüş ama tembel davranmış... Böylece, Kenan'ın annesinin daha kaç "şehit" vermeye hazır olduğunu biz de öğrenmiş olurduk...

İsterseniz yazıyı Özkök'ün üzerinde konuştuğumuz, "Ziyaretçisini bekleyen sandalyeler " şeklindeki fevkalade "post modern" başlıklı yazısından hemen sonra yayımladığı "Jim Morrison'u kim öldürdü" başlıklı (bu kez "modern"!) yazısının son cümlesini aktararak bağlayalım:

Özkök, Morrison'un Paris'teki mezarının üzerinde Yunanca yazılmış bir cümleyi hatırlattıktan sonra, şöyle devam ediyor:

"Şöyle çevrilebilir: 'İçindeki şeytana doğru...'"
Evet evet, iyi laf doğrusu: "İçindeki şeytana doğru...."

Hadi durmayın, bir gayret daha... (K.B.)


Amerika'da Müslüman olmak zormuş!

Bir tekneden kıyıdaki birilerine gizlice zoom yapılıyordu. Biraz sonra anladım ki, birkaç hanım gözlerden uzak bu yarı sahilde haşema ile denize girme girişiminde bulunuyor. Bu kadarı acar muhabirin haberine "Haşema Plajı" başlığını atması için yeterli oluyor.

Şunu bilin ki, kim "Ben hiç zap yapmıyorum" diyorsa, yalan söylüyor. Kimse bilinçli izleyici ayaklarına yatmasın, çünkü günümüzde televizyon izlemenin bilinçdışı tarafları da var. Her birimiz zaman geliyor kendimizi bir zap gezmesinin manasız serinliğine bırakarak mayışmak istiyoruz. İşte o nokta, varlığımızın kendi bilincinden kaçış noktasıdır, o boşlukta kaybolmak istiyoruz. Bu benim başıma sıkça geliyor.

Kumanda aletini elime alıyorum ve zihnimi tuşların manasız sıçramalarına terkediyorum. Zihnimin böyle hava deliklerine ihtiyacı var. Lakin Türkiye gibi yerde hiçbir şeyi uzun süre huzur içinde yapamazsınız. Bir an bile konsantrasyonunuzu kaybetseniz, bilinciniz geri geliyor, önce anlam kaygısı, daha sonra da karşılaştığınız anlamsızlıkların tetiklediği öfke nöbetleri üstünüze çullanıyor. Geçen akşam başıma gelen de buydu. Yine küçük zap sıçramalarıyla bilinçdışına doğru seyre koyulmuşken, bir anlık gafletim beni atv haber'de duraklattı.

Otuz yıldır zihnim ekran talim terbiyesinden geçirilmiş olduğundan, habere fon yapılan gerilim tonu yüksek müzikten muhabir arkadaşın esrarengiz bir olayın örtüsünü kaldırmaya çalıştığını hemen anladım. Bir tekneden kıyıdaki birilerine gizlice zoom yapılıyordu. Biraz sonra anladım ki, birkaç hanım gözlerden uzak bu yarı sahilde haşema ile denize girme girişiminde bulunuyor. Aslında ne giydikleri o kadar belli değil, sadece üstlerine markalı yaz kreasyonlarından daha fazlasını giydikleri belli... Ama bu kadarı acar muhabirin haberine "Haşema Plajı" başlığını atması için yeterli oluyor. "Adalılar gelişmeler nedeniyle tedirgin" diyor muhabir, sonra bir adet tedirgin adalı röportajı izliyoruz, adamcağızın iyi bir gazete okuyucusu olduğu son bir haftanın haber başlıklarından derlediği kolaj tedirginlik cümlelerinden belli oluyor. Aslında "Haşema Plajı" olduğu iddia edilen yerde zoomlanan yüzücüler dışında kimse görünmüyor. Tedirgin adam nerede duruyor, hangi mesafeden tedirgin oluyor, belli değil. Ancak kabul edelim, muhabirin haber kurgusu, bir gerilim şaheseri olmaya yaklaşmış, Hitchcock'a ithaf edilse yeri...

NE BAĞLANTI AMA...

Ancak asıl kurgu haber bülteninin bu bölümünde editör tarafından tesadüfen gerçekleştirilmiş. Çünkü "Haşema Plajı" haberinin hemen ardından "Amerika'da Müslüman olmak zor!" haberine geçiliyor. Ne bağlantı değil mi!.. İnsanın bu eşsiz bıyık altından gülme fırsatını kaçırdığı için fi tarihinde bıyığını kestiğine hayıflanası geliyor. Dahası var, izlediğimiz röportajlarda Amerika'da yaşayan Müslümanlar karşılaştıkları zorlukları sıralıyorlar. Başı örtülü olduğu için işini bırakmak zorunda olan, yine başı örtülü olduğu için yadırganan, söz ya da göz tacizine uğrayan hanımlar çoğunlukta... Erkeklerin hal ve kıyafetlerinden Müslümanlıkları anlaşılmadığı için onlar biraz daha rahatmış... Dinleyince Amerika'da Müslüman olmanın gerçekten zorlaştığını hissediyorsunuz. Yani Türkiye'de baştan beri olduğu gibi... Amerikanın konjonktürel güçlükleri, Türkiye için yıllardır rutin hadise... İşinden, okulundan uzaklaştırılan, her akşam ekranlara yansıyan görüntüleri üstüne yazılan kaba saba metinlerle aşağılanan, yargısız infaza uğratılan öyle çok hanım var ki bizim ülkemizde... Bu yüzden Amerikalı Müslümanların sıkıntılarını çok iyi anlıyoruz. Ancak yine de şükretsinler, onlar isterlerse çocuklarını hem dini bilgiler öğrenebilecekleri, hem de normal müfredatı eksiksiz alabilecekleri okullarda okuma haklarına sahiplermiş... Saatine bakmaksızın cuma namazına katılma hakkına sahiplermiş. Hatta bir tanesi cuma günleri çalışmadığını söyledi. Demek Amerika'da Müslüman olmak, yine de Türkiye'de olmaktan kolay!

Türkiye'de sadece yaygın olanın dışında bir kıyafetle ücra bir yerde kendi başınıza denize girmeniz bile medyatik takibata uğramanıza yetiyor. Bu durum şu atasözünün neden Türk atasözü olduğunu da açıklıyor: Beterin beteri var!


7 Ağustos 2005
Pazar
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
G. Özcan


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED