|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Hayatı, bilim adamları ve düşünürler mi daha iyi kavrar, yoksa sanatçılar mı? Hegel, Batı'nın akla dayalı, Doğu dünyasının ise duyguya, özellikle de şiire dayalı bir kavrama ve algılama biçimine sahip olduğunu söylemişti. Hegel'in dünyayı Batı ve Doğu diye tam ortadan ikiye ayırması, büyük bir genellemedir ve zihninin bir köşesinde Avrupa/Batı-merkezli, bölmeli bir yaklaşım biçimi gizlidir; o yüzden Doğu derken aslında Batı-dışındaki her yeri kasteder Hegel. Hegel'in "Doğu" hakkında ve "Doğu" için yaptığı tespiti geçiyorum. Çünkü oldukça bayatlamış, son derece primitif bir oryantalist zihin gizli bu tespitte. Acaba, Hegel, Batı için yaptığı tespitte ne kadar haklıydı? Aklın mutlaklaştırılması ile zuhûr eden Batı biliminin, seküler dünya tasavvurunun şekillendirilmesinde ve küreselleştirilerek handiyse her şeyi açıklama gücüne kavuşturulmasında kilit rol oynadığı bir zaman dilimi artık Batı'da bile uzunca bir zamandır aşılmış durumda. Batı'da her şeyi açıklama iddiasına ve gücüne sahip bir konuma yerleştirilerek din katına yükseltilen bilime karşı geliştirilen güçlü eleştirel dil, felsefî bir dil değildi. Eleştirel söylem, önce düşünce alanında baş göstermemişti; sanatta kendini göstermişti. Hatta zamanın düşünürlerinin dilinin de bu sanatsal dilin dinamizminden ve imkânlarından bir hayli beslendiğini görüyoruz. En çarpıcı örnek Nietzsche'dir. Nietzsche, bir düşünür müydü, şair miydi, -Wagner'le bütünleşmiş duyarlığını da düşünerek sorarsak- bir "müzisyen" miydi, sorusu önemsenmesi gereken bir sorudur. İçinde yaşadığımız çağı ve hayatı anlama konusunda genelde seküler bilimin ve sosyal teorisyenlerin, sanatçılar kadar isabetli tespitler yapamadıklarını gözlemliyoruz. Bir başka dikkat çekilmesi gereken nokta da şu: Sanatla din arasında kopmaz bir ilişki var. Bergson, her has sanatçının, insanın rûhî dünyasına nüfûz etmeyi başardığını belirtir. Ve sanatla din arasındaki bu kopmaz ilişkiyi, her has sanatçının, dış dünyanın, görünür dünyanın, maddî dünyanın çekim alanından kurtularak rûhî dünyanın, görünmez ama sezinlenebilir dünyanın çekim alanına girdiğini söyleyerek açıklar. J. G. Ballard'ı bilir misiniz? Çağımızın ruhunu, bu ruhun oluşturduğu ruhsuz ilişki ve varoluş biçimlerini derinlemesine kavrayabilen ve sarsıcı bir dille resmedebilen cins adamlardan biridir. Postmodern roman'ın en kült metinlerine imza atmıştır. Ballard'ı, ben, Amerika'da beat kuşağının muhalif tavır, davranış, zevk ve beğenileriyle karşı-kültürün kurucu figürlerinden Allen Ginsberg'le William Burroughs'a benzetirim hep. Ballard'ın Crash / Çatışma başlıklı romanı, Kanada'nın ressam-yönetmeni David Cronenberg tarafından filme çekilince olay olmuş, hatta bazı Batı ülkelerinde filmin gösterimi yasaklanmıştı. Steven Spielberg, Ballard'ın Güneş İmparatorluğu başlıklı romanını filmleştirdi; filmi görmedim ama büyük bir ihtimalle "mahvetmiştir". Ballard'ın Milenyum İnsanları başlıklı son romanı Türkçe'ye yeni çevrildi. Milenyum İnsanları'nda üstad, yine çağın ruhunu nasıl derinden kavrayan bir sanatçı ve bilge kişi olduğunu gösteriyor. Roman, şaşırtıcı bir şekilde Londra'da patlak verecek bir terör olayını konu ediniyor. Ben burada romanın konusuna ve konusunu işleyiş biçimine ve kurduğu sarsıcı dile ilişkin bir şeyler söylemeyeceğim. Ballard'ın kahramanı üzerinden turizme ilişkin yaptığı bir tespite dikkat çekmek ve oradan kalkarak bir şeyler söylemek niyetindeyim. Ballard, Milenyum İnsanları'nda kahramanının ağzından turizme ilişkin şu sarsıcı gözlemleri yapıyor: "Turizm, büyük bir uyuşturucu. Devasa bir güven numarası ve insanların yaşamlarında ilginç bir şey olduğu gibi tehlikeli fikirler veriyor. Tersine dönmüş bir iskemle kapmaca oyunu gibi. Müziğin her duyuluşunda insanlar sandalyelerinden kalkarak, dünyanın etrafında dans etmeye başlıyor ve yeni sandalyeler ekleniyor döngüye; daha fazla liman ve Marriott otelleri. Böylece herkes kazandığını düşünüyor." Yakıcı soru şu burada: Neden hem turistler, hem de turizmciler aynı anda kazandıklarını düşünüyorlar. Biri, uyuşmayı başardığı, diğeri de uyuşturarak kazanmayı başardığı için mi? İyi de, insanlar, neden gönüllü olarak uyuşmak istesinler ki? Artık turizm fenomeni, sadece turizm olgusuyla sınırlı değil. İçinde yaşadığımız küreselleşme çağı, medyalar aracılığıyla hepimiz turist yapıyor: Bir anda televizyonlar ve internet marifetiyle bütün dünyayı izlettiriyor bize. Ama izlerken yaptığımız iş, gerçek bir izleme eylemi değil; aksine tam bir dikizleme eylemi. Televizyonların, gazetelerin ve sanal âlemin bizi bu dünyanın rutin ve mekanik hayatından kurtarmasını; bir turist gibi hazlarımızın, arzularımızın peşinde koşuşturmasını talep ediyoruz. Müzikhollerde, stadyumlarda, sinema salonlarında, plajlarda, televizyon ekranlarında ve internetin sanal âleminde, iş hayatının boğucu, ruhsuz ve sıkıcı ortamında bulamadığımız ve yok ettiğimiz hayatı, özgürlüğü, doğallığı, hazzı ve coşkuyu bulmak ve sonuna kadar yaşamak istiyoruz. Gündelik hayat, iş hayatı, okul hayatı tastamam seküler bir hayata dönüştüğü için hayatı banalleştiriyor. Bizi hayattan kaçmaya zorluyor: Artık hayatı yaşamanın tek yolu, kapalı mekânlar. Kapalı mekânlardaki yeni sanal cemaatler ve uyarılmaya, uyuşturulmaya, uyuşturularak coşku ve hazzı sonuna kadar yaşamaya zorlanan yeni-kabileler. Yığınlardan oluşan, yığınlarla coşan, yığınsal olarak uyarılma, ayartılma ihtiyacı hisseden yeni kabilecil topluluklar. Her şeye turist gibi bakmak; her şeyi turist gibi yaşamak; turist gibi yaşayarak hayattan kaçmak ve haz almak istiyoruz: Artık hepimiz "laik hacılar"a dönüşmüş durumdayız.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |