AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Bugünkü Yeni Şafak
Y A Z A R L A R
Düşüş

Kendine geldiğinde müthiş bir hayret içindeydi. Nerdeydi? Buraya nereden gelmişti? Niçin buradaydı? Kendini bildi bileli ilk kez gözlerini ovuşturdu. Çevresine bir kez daha baktı. Öbür taraftayken cehennem diye bir yerin çağrıldığını duymuştu. Ama cehennemin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmiyordu. Yoksa şimdi, ona cehennem mi gösteriliyordu? Belleğini zorlamaya başladı. Kadını nerdeydi? Aman Allahım nerdeydi o?

Tepesinden birden bir karganın sesini işitti. Ama onun karga sesi olduğunu bilmiyordu daha. Hiç böyle bir ses işitmemişti daha önce. Ürktü. İrkildi. Elleri kulaklarına gitti. Kulaklarını iki eliyle kapattı. Bütün bunlar, aslında, onun hiç de alışık olmadığı hareketlerdi. Elleri, gayrı ihtiyarî kulaklarına gidince, orada, yüzünün iki yanında iki kulağı olduğunu fark etti. Parmaklarının ucuyla kulaklarını yokladı, oradaydılar, duruyorlardı, ama neydi bunlar? Anlamaya çalışıyor, fakat zihninin ne üzerine yoğunlaştığını bilemiyordu. Evet, bu kendisiydi, bundan kuşkusu yoktu. Öbür taraftayken de kendinin bilincindeydi, ama orada, henüz bir gövdesinin olduğunu bilemiyordu. Şimdiyse gövdesinin iki yanında iki kol uzandığını, kollarının ucunda, bileklerinden başlayan eller olduğunu, ellerinin parmaklarla tamamlandığını görüyor, şaşırıyordu: onları tutunmak için kullandığını görüyordu. Demek bir gövdesi vardı. Toprakta oturuyordu. Sırtı ağrıyordu. Daha önce böyle bir duygudan da haberli değildi. İki avucu toprağı pençeledi, toprağı kavradı, avuçlarına yaslanarak yekindi. İşte o zaman ayaklarını gördü. Onların üstüne basarak duruyordu. Dizlerinin üstünde yaylandı. Ayakları güçlüydü. Ama daha önce onların üstüne bastığını, onların üstüne basarak yürüdüğünü hiç görmemişti. Bu nasıl bir işti? Şimdi ne yapacaktı? Farkına varmadan yürümekte olduğunu gördü. Ama nereye gidiyordu? Henüz yol fikri yoktu. Dolayısıyla nereye gitmekte olduğu hususu da bir soru halinde belirmiyordu zihninde. Öylece yürüyordu. Öbür tarafta her şey belliydi, gitmek istediği, kalmak istediği, yükselmek istediği, inmek istediği her nereyse,orası belliydi ve aklına geldiği anda, aklına gelen şey kendiliğinden oluyordu. Şimdi her şey değişmişti. Adım atıyordu ve adım atmak güç bir işti. İş mi? Aslında bu da bir soru değildi, zihninde bellisiz, tanımsız bir ukdeydi.. başka her şey gibi. Ağaçların dalları sarkıyordu. Ayaklarına çalılar dolanıyordu. Başı dallara çarpıyordu. Daha onlardan sakınması gerektiğini bile bilemiyordu. Yanında geçerken bir kaynak suyunun hışırtısını işitti. Bu hoşuna gitti. Kaynak suyuna baktı. Suya bakmak hoşuna gitti. Ama henüz suyun da ne olduğunu bilmiyordu. Ellerini, ayaklarını ona değdirmeyi bilmiyordu. Bilse ve ayaklarını suya uzatsa, suyu avuçlayıp birkaç yudum içmeyi akıl edebilse, bütün bunlardan zevk alacaktı, ama bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Böylece yavaş yavaş bir ormanın derinliklerinde, bir fundalığın kıyılarında gezintisini sürdürdü. Ancak günden, zamandan haberli olmadığından ne kadar zaman oralarda öylece gezeleyip durdu, bilemedi. Gövdesinin dayanıklılığını yitirdiğini, göz kapaklarına ağırlık çöktüğünü duyumsuyor; fakat bunların ne olduğuna henüz bir anlam veremiyordu. Uyku nedir bilmiyordu. Karnındaki karıncalanmayı da o zaman duyumsadı. Canı yandı. Canı bir şeyler istiyordu. Ama neydi bu? Allahım bu ne biçim bir işti? Öbür taraftayken yaptığı gibi yapmayı denedi: yalvarmaktı bu.. yalvardı. Cebrail'i kaç zamandır hiç görmediğini bildi birden.. Ölesiye onu görmek istedi. Ona soracakları vardı. Neyse ki, Cebrail de görünmekte gecikmedi. Ve ona, kendi hal diliyle seslendi: "O karnında duyduğun, sana rahatsızlık veren karıncalanmanın adına açlık derler. İşte şurda buğday tohumu var. Onu ek ve onun meyvesiyle karnını doyur." Öyle yaptı. Karnını doyurdu. Su içmeyi öğrendi. Ancak bu kez başka bir sıkıntı hissetti. Bu daha beter bir şeydi. Gene Cebrail'e müracaat etti. Cebrail, bu sıkıntının adına defi hacet dendiğini ona bildirdi. Ne yapacağını gösterdi. Öyle yaptı ve rahatladı. O zaman sırtını toprağa dayayıp uzandı. Uyumuştu. Nasıl uyuduğunu da bilemedi. İşte bu uykusundan uyandığında, her zaman yanında görmeye alışık olduğu kadınının, can yoldaşının yanında bulunmadığını gördü. İçinden, ta derinlerinden "Vay! Vah esef!.." diyen iniltisi kulaklarında çınladı. Şimdi onsuz ne yapacaktı? Ve daha kötüsü o, kendisi olmadan, o.. o ne yapacaktı? O da buralarda mıydı? Yoksa o, öbür yanda mı kalmıştı? Bu ne iç parçalayıcı, perişan edici bir soruydu tanrım? Yoksa cehennem diye işittiği âlem bu muydu, bu içinde yaşadığı yer miydi? İçinden çıkamadığı sorularla o soruların dibine yuvarlandı, kendinden geçti…


18 Ağustos 2005
Perşembe
 
RASİM ÖZDENÖREN


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu
Online İlan

ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED