T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
Y A Z A R L A R 1 ARALIK 2005 PERŞEMBE
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

Rasim ÖZDENÖREN

Roman ve psikiyatri

Bundan önceki roman üzerine yazımızı: "Romancı pencerenin arkasına bakan kişidir. Biz, onun, pencerenin arkasında ne gördüğünü merak ederiz. Onun gördükleri, bizim de merakımızı kışkırtır. Bu bakışın, aylak olmadığı, bilakis anlamaya, kavramaya, tanımaya dönük olduğu besbelli.. Sayısız örnekler arasında, 19. ve 20. yy.ın iki önemli filozofu ile bir psikiyatrın (Nietzsche, Bergson, Freud), görüşlerini açıklama sadedinde romancı Dostoyevski'ye müracaat etmeleri bu bakımdan anlamlı değil mi? Onun romanları, hayatın çıplak müşahedesinden çok daha fazlasını ve derin anlamını ifşa ediyordu." (Yeni Şafak: 27 Kasım '05, Pazar) cümleleriyle bitirmiştik.

Mesleğinin psikiyatri olduğunu söyleyen bir okur (Ender Ertan) bize gönderdiği bir iletide: "Psikiyatri açısından ürün (resim, roman, şiir vb.), dünyayı anlamayı sağlayan materyal olarak değil, ürünü veren bireylerin psikolojilerinin anlaşılmasına imkân sağlayan araçlar olarak değer taşırlar. Roman, yazarın iç dünyasını ele verir, bize dış dünyayı tanıtmaz. Dış dünyayı ilim (ve/veya bilim) tanıtır." Diyor.

Bu ifadede, bir hususun, şiddetle tasrih edilmesi gerektiğini düşünüyorum. O da şu: sayın psikiyatr okurumuz, esere (ürüne) tek yanlı bir materyal olarak bakıyor. Bir ürün, elbette, onu yazan, meydana getiren kişi hakkında da bize bir fikir verir. Bunda kuşku yok. Ancak, kendi özelliğinin, kendi öz yapısının hakkını vererek meydana getirilmiş bir ürün (roman, öykü, şiir, oyun, sinema vb.), bize aynı zamanda hayat üzerine de, onun deyişiyle dış dünya üzerine de bilgi verir ve bize dış dünyayı da tanıtır. Ancak bilimin yöntemiyle sanatın yöntemi birbirinden farklıdır. Çağının (19. yy.) önde gelen kriminologlarından biri olan Enrico Ferri, ele aldığı suçlu tiplerini tahlil ederken Shakespeare'in ve Dostoyevski'nin eserlerinden olabildiğince yararlanmıştır. Adı geçen yazarlara kıyasla, cani tiplerini ele almada onlar kadar başarılı olmayan yazarlara da atıfta bulunarak bunların sebeplerini incelemiştir. Daha da ilgi çekici olan nokta şudur: Ferri, kendisinin hapishane gözlemlerini, deneylerini, adı geçen yazarların tiplerine bakarak doğrulamaya çalışmıştır. Aynı şekilde Freud da kumarbaz tipini incelerken, Dostoyevski'nin Kumarbaz romanındaki kahraman ile S. Zweig'ın Bir Kadının 24 Saati adlı romanına başvurmuştur. Keza Bergson Gülme adlı eserinde örneklerini Charlie Chaplin'in filmlerinden hareketle vermiştir. Gene aynı filozof vicdan azabı konusundaki örneğini Dosto'nun Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikof tipine dayandırarak açıklamaya çalışmıştır. Acaba niçin? Çünkü sahih bir roman, bize, çıplak gözün dış dünyada müşahede edeceğinden çok daha fazlasını ve gerçeğini sergiler.

Freud veya Bergson, bir edebî ürünü veya başka bir sanat eserini ele alırken, konuya edebiyat eleştirmesi açısından yaklaşmıyor. Edebiyat eleştirisi onların işi değil. Onlar, ele aldıkları sanat eserine meslekleri açısından bakıyorlar. Ve de okuyucumuzun zannettiği gibi, eserden hareketle müellif hakkındaki görüşlerini değil, hayır, bizzat eserin kahramanı hakkındaki görüşlerini oluşturuyorlar. Yani roman veya oyun kahramanları üzerinden bize dış dünya hakkında bilgi veriyorlar.

Şimdi değindiğimiz konuyla ilgili benzer bir yanılsama bizzat yazarlar tarafından irtikap edilmektedir. O da şudur: aralarında bazı büyük yazarlar da olmak üzere, çoğu roman yazarı, kendisiyle kahramanının özdeşleştiğini ileri sürüyor. Bunun en ünlü örneği: "Madam Bovary benim" diyen Flaubert'dir. İşte bu yakınlarda Ahmet Altan da aynı fikri şöyle dile getiriyor: "Ben yazarken, yazdığım olurum. Olmazsam yazamam. İyi romancı yazdığı karakter olabilendir." (Yeni Şafak, 22 Kasım '05).

Bazı yazarlar, empati duygularının yüksekliğinden dolayı kendilerini kahramanlarının yerine koyduklarını düşünüyor. Oysa olay, kahramanını tanımaktır. Nasıl ki, bir hekimin bir hastalığı tanımak için o hastalığı yaşaması gerekmezse veya kriminologun suçluyu tanıması için o suçu işlemesi gerekmezse, yazarın da o kişiyi anlatması için o kişinin yerine geçmesi veya kahramanının yaşadıklarını yaşamış olması beklenmemeli. Aksi takdirde caniyi anlatan romancının cinayet işlemesi, hırsızı anlatanın hırsızlık yapması gerekirdi. Keza iyi bir hekimden verem veya kanser veya her neyse, hangi hastalıksa, o hastalığı yaşaması istenirdi. Bu beklenti abes değil mi? Yazar, zihnen ve psikolojik olarak sağlıklı olabilmeli ki, bize, anlattığı hastalıklı tipler hakkında sağlıklı tablolar çizebilsin! Yazarın her yönüyle sağlıklı olmasına rağmen, gene de isabetli tablolar çizemediğini söylüyorsak, burada başka bir faktörün rolünü aramalıyız: burada, yazarın yeteneği sorgulanmalıdır, ki bu tümüyle ayrı bir konu.

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi