T Ü R K İ Y E ' N İ N    B İ R İ K İ M İ
S İ N E M A 25 KASIM 2005 CUMA
  Ana Sayfa
  Gündem
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Aktüel
  Spor
  Yazarlar
  Televizyon
  Sağlık
  Karikatür
  Bugünkü Yeni Şafak
 
  657'liler Ailesi
  Bilişim
  Çalışanın Sesi
  Diziler
  Düşünce Gündemi
  Hayat
  Kültür-Sanat
  Nar-ı Beyza
  Okur Sözcüsü
  Röportaj
  Sinema
  Yemek
  Zamanda Yolculuk
 
  Bize Yazın
  Abone Formu
  Temsilcilikler
  Reklam
  Künye
 
  Arşiv

  Yeni Şafak'ta Ara
 

SİNEMA
Ali Murat GÜVEN

FB İmparatorluğu'na 'içeriden' bir bakış

HAFTANIN FİLMİ
"Takım Böyle Tutulur"    * * *
Yönetmenler: Okan Altıparmak, Andreas Treske
Bir Edessa Film Yapımı
Oyuncular: A. Murat İşözü, Harris Levinson, Leyla Kabacıoğlu, Levent Yazıcı, Funda Tüzel, Azmi Güven,
İ. Hakkı Tefennioğlu ve ayrıca onbinlerce Fenerbahçe taraftarı ile kulübün eski-yeni futbolcuları
Müzik: Çilekeş
Kameramanlar: Hamit Özsoy, Sinem Öcalır, Yahya Temeroğlu, Haluk Başkan, Caner Ökçün, Önder Sevimli
Kurgu: Andreas Treske
Dağıtıcı: Özen Film
Fenerbahçe'nin geçtiğimiz sezon şampiyonluğa ulaşana kadar verdiği zorlu mücadelenin kamerayla yazılmış etkileyici bir öyküsünü anlatan "Takım Böyle Tutulur", Lefter'den Can Bartu'ya, Van Hooijdonk'tan Aykut Kocaman'a dek kulübün eski ve yeni pekçok simge ismini de oyuncu olarak konuk ediyor.

Bu hafta sonunda ülkemiz sinemalarında, içerdiği "sinemasal değer"den çok "belge değeri"yle ön plana çıkan, bu açıdan da son derece ilgiye değer bir film gösterime giriyor.

Bir Galatasaraylı olarak, ezelî ve ebedî rakibimiz Fenerbahçe'nin 'kurumsallaşma' yönündeki agresif girişimlerini öteden beri daima saygı ve gıpta ile izlemişimdir. Bizler, her tarafı dökülen, ama sezon başlarında alelacele sarı-kırmızıya boyanıp yalandan diriltilmeye çalışılan ve bırakın yabancı takımları artık çocukları bile korkutmayan topu topu 22 bin kişilik (Kemal Uzan'ın müteahhitliğinden miras kalma) o köhne stadyumumuzda çile doldururken, muhataplarımız futbolseverlere ultra-modern bir ortamda maç izlemenin keyfini yaşatıyorlar. En kalabalık, en heyecanlı ve aynı oranda da başarısızlıkları bağışlamayı en iyi bilen taraftar kitlesi, en pahalı oyuncular, en iyi kulüp tesisleri, en iyi hediyelik satış mağazaları, en yüksek bütçe hep onlarda… Böyle bir camia kıskanılmaz da ne yapılır!

Gerçi bu 'büyük kulüp' refleksi Sarı Kanaryalar'da kendimi bildim bileli hep vardı; ama - medya mensuplarına yönelik agresif tavırlarını çok sempatik bulmasam da- Başkan Aziz Yıldırım döneminde FB'yi bir dünya kulübüne dönüştürme adına gerçekleştirilen atılımların çok ciddi bir ivme kazandığı kesin…

Eh, "Fenerbahçe İmparatorluğu" gibi boyutları bir ulusal ligi çok aşan böylesine ilginç bir toplumsal fenomenin eninde sonunda ayrıntılı bir belgesel filminin yapılması da kaçınılmazdı. Nitekim, onu da yine aynı camiadan biri, FB'nin eski millî futbolcularından, spor yazarı Ogün Altıparmak'ın oğlu Okan Altıparmak gerçekleştirmiş.

Bugün itibarıyla Özen Film tarafından yurt çapında 50'yi aşkın salonda gösterime sokulacak olan "Takım Böyle Tutulur", son yıllarda gitgide daha fazla yaygınlık kazanan "dijital video kamera ile çekilip sonradan 35 mm film şeridine basılmış" karma teknikli filmlerden biri. Video kameraların sinema kamerası karşısındaki kapasite zayıflığı, bu teknikle hazırlanan bütün filmlerde olduğu üzere bu filmde de zaman zaman göze çarpıyor. Ancak, çekim ekibinin gerçek lig maçlarında ve o maçların soyunma odalarında, gerekse coşkulu taraftarlar arasında pratik kayıt araçları kullanmasını gerektiren böylesine zorlu bir çalışma için dijital video formatı kaçınılmaz bir teknik zorunluluk oluşturuyor. Ayrıca 35 mm ile çekilecek böylesine firesi bol bir filmin ortaya çıkaracağı yüksek mali portre de cabası…

ABD-Northwestern Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunu olan Okan Altıparmak, son yıllarda çeşitli Hollywood şirketlerinde senaryo değerlendirme ve proje bütçelendirme alanlarında çalışmış bir isim. Yani, sinemacılık serüveni bu belgeselle başlamış değil. Ancak genç sinemacı, Fenerbahçelilik ruhunu çok yakından tanıyan biri olmasına karşın, özellikle film çekim teknikleri konusundaki tecrübe eksikliği nedeniyle yönetmenlik koltuğunu bu alanda daha deneyimli bir sanatçıyla, Alman yönetmen Andreas Treske ile paylaşıyor. Münih Film akademisi mezunu olan Treske, halen Bilkent Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak sinema dersleri vermekte. Bu uyumlu ikiliye işinin ehli bir teknik kadro da oldukça başarılı biçimde destek vermiş ve sonuçta ortaya yalnızca Fenerbahçelileri değil, tüm gerçek futbol tutkunlarını mutlu edecek nefis bir belgesel film çıkmış.

"Takım Böyle Tutulur", Fenerbahçe'nin geçen sezonda kimi zaman haftalarca konuşulan galibiyetler, kimi zaman da şok eden yenilgilerle şampiyonluğa doğru yürüyüşünün öyküsünü anlatıyor. Efsanevî Lefter'den "sinyor" Can Bartu'ya, Van Hooijdonk'tan Aykut Kocaman'a dek Fenerbahçe camiasından pekçok tanıdık yüzü ve bu arada da bir stadyum dolusu taraftarı doğal birer oyuncu olarak kullanarak…

Sinema; komedi, trajedi ya da aksiyon gibi birkaç ana türün boyunduruğu altına sokulamayacak kadar uçsuz bucaksız bir sanat dalı. Kameranın, sinemanın anlatım kurallarına uyarak görüntülediği her konu, kendisine beyazperdede rahatlıkla yer bulabilir. Dahası öyküsünü teknik ve estetik açıdan kimi yenilikçi yaklaşımlarla desteklediği sürece, en sıradışı denemelerin bile unutulmazlar arasına katılmaması için hiç bir neden yok. Geçen yılın en önemli filmlerinden biri olan "Fahrenheit 9/11"in dünya çapında elde ettiği başarı bunun en güzel örneklerinden biri değil miydi? Bu açıdan bakıldığında, ülke içinde 25 milyon, ülke dışında da bir o kadar taraftarı olduğu varsayılan bir büyük futbol kulübünün öyküsü, gayet iyi bir konu kanımca…

Buna karşılık, filmin çekimine harcanan o büyük emeğin birazı resmî web sitesinin ve görsel tanıtım materyallerinin hazırlanmasına verilseymiş ne de iyi olurmuş. Şu yazıyı hazırladığım dakikalara kadar, doğrudan filmden alınma düşük çözünürlüklü ve çoğu da gelişigüzel kareler arasından gazeteye koyabilecek nitelikte bir tek şık fotoğraf bulabilmiş değildim. O yüzden de filmin posterinden başka bir görüntü kullanamıyorum. Böyle bir filmin basın tanıtımları, filmden rasgele kareler alma kolaycılığıyla değil, doğrudan doğruya bu iş için çekilmiş profesyonel diapozitifler üzerinden yapılmalıydı. Ayrıca, web sitesindeki bazı maksadını aşan ifadeleri de yadırgadığımı belirteyim. Burada, boyutları ne olursa olsun bir "din"den değil, bir spor kulübü sevgisinden söz ediyoruz. İşi bu düzeye çıkarıp abartmanın âlemi yok. Milan kulübü bile kendisini bir "dinsel mezhep" olarak tanımlamıyor.

Her neyse, izleyicilerimizin bu hafta sonu her alanda seçenekleri mevcut… Hollywood işi gürültülü bir aksiyon istiyorsanız (Her ne kadar tavsiye etmiyorsam da) "Öp ve Öldür" sizi bekliyor. Ruh hâliniz Ferzan Özpetek stili bir duygusallıktan yanaysa o durumda sanatçının son çalışması "Kutsal Yürek" de salonlarda yerini aldı. Ama eğer futbolun bu ülke insanına yoksulluğunu ve acılarını unutturmada ne denli etkin bir rol üstlendiğine ilişkin görüntülü bir öykü okumak istiyorsanız, o zaman "Takım Böyle Tutulur" sizleri bekliyor. Hem de bu kez alışkanlıklarınızda bir değişiklik yaparak, salonlardaki "büyük maç"a çoluk çocuğunuzla birlikte gitmeniz çok daha hoş olabilir.


Özpetek'ten çağdaş bir 'azize' öyküsü

"Kutsal Yürek" (Cuore Sacro)    * * * 2005-İtalya Yapımı, 120 Dakika
Yönetmen: Ferzan Özpetek
Oyuncular: Barbora Bobulova, Andrea Di Stefano, Lisa Gastoni, Massimo Poggio, Camille Dugay Comencini, Luigi Angelillo, Erika Blanc
Dağıtıcı: Warner Bros

Duygu adamı Ferzan Özpetek'ten müziği, görüntüleri, oyuncuları, öyküsü ve öyküleme biçimiyle yine ilginç, zarif ve ustaca yönetilmiş bir film… Bu defa, başarılı iş kadını Irene'nin, kendisini adım adım çağdaş bir azizeye dönüştürecek olan içsel yolculuğuna tanık oluyoruz. Hayattaki tek hedefi kazanmak olan zengin ve hırslı kahramanımız, günün birinde annesinden kalma evin hatıralarla dolu bir odasında sarsıcı bir ruhsal dönüşüm yaşar. Hayatının anlamını sorgulmaya başlayan genç kadın, çevresiyle kurduğu kapitalist ilişkileri de yeniden gözden geçirmeye başlayacak ve mevcut düzenini altüst etmek pahasına kendisine yepyeni bir yol çizecektir.

İtalya'da 25 Şubat'ta gösterime giren "Kutsal Yürek", bu ülkenin en saygın sinema ödülü sayılan David Di Donatello'ya tam 12 dalda aday gösterilip bunlardan ikisini (en iyi kadın oyuncu ve yapım tasarımı) kazanırken, ayrıca en iyi yönetmen dalında da Altın Küre'ye lâyık görüldü. Özpetek kendisini artık ne ölçüde "Türk" kabul ediyor bilemem ama, bence -filmlerine de taşıdığı kimi duyarlılıklarla- hâlâ bir doğulu ve Türk olduğu hissedilen bu sanatçının Avrupa'da iltifata boğulan son çalışmasının ülkemiz sinemalarına neredeyse on ay sonra gelmiş olması pek anlaşılır bir durum değil.

Özpetek'i (dine, evliliğe, aileye bakışı, cinsel tercihleri v.b. nedenlerden dolayı) sever ya da sevmezsiniz; ancak kendisinin son yıllarda ulaştığı sinemasal ustalık karşısında ise söylenebilecek çok fazla şey olduğunu sanmıyorum. Ben de kendi adıma, eşcinselliğe her filminde illa ki bir biçimde değinme hastalığından ve Sezen Aksu takıntısından pek haz ettiğimi söyleyemem. İkisi de tarzım değil çünkü. Ancak şu da var ki Özpetek çeşitli tartışmalı konulardaki kişisel görüşlerini izleyiciye öyle kör parmağım gözüne bir üslûpla satmaya çalışmıyor, hele de bu gibi değinmelerinde banallik sınırlarını asla zorlamadığı bir gerçek. Öyle ki son çalışmasının öncekilere göre daha maneviyatçı bir düzlemde ilerlediği bile söylenebilir. Her ne kadar kendisi "Kutsallık üzerine, ama dinî olmayan bir film yaptım" dese de…

Sanırım Özpetek, sloganların esiri olmamış her gerçek sanatçı gibi hâlâ "arıyor". Arayışını sürdürürken de ortaya sinema sanatı adına çoğu kez güzel işler koyduğunu düşünüyorum. Umarım ki çalkantılar içindeki gönlü er ya da geç hayırlı bir menzile varır.

"Kutsal Yürek", hafta sonunda sinemaya gitme fırsatını bol patlamalı-çatlamalı bir aksiyonla değil de dingin ve düşündürücü bir filmle değerlendirmek isteyenler için biçilmiş kaftan…


'Kiss'lemeyeceğim, öpeceğim! 'Bang'lamayacağım, vuracağım!

"Öp ve Öldür" (Kiss Kiss Bang Bang)   * 1/2
2005-Amerikan Yapımı, 103 dakika
Yönetmen. Shane Black
Oyuncular: Robert Downey J.R., Val Kilmer, Michelle Monaghan, Corbin Bernsen
Dağıtıcı: Warner Bros
Warner Bros'a hiçbir özel garezim yok. Aksine, bundan onbeş yıl öncesine dek ülkemize egemen olan o köhnemiş, her tarafı sapır sapır dökülen film işletmeciliği anlayışına son verip sektöre ardarda çağdaş kurallar getiren; sinema salonunun da en güzelini kuran, VHS kasedin de, VCD'nin de, DVD'nin de en kalitelisini üreten profesyonel bir şirkettir. Ayrıca, biz basın mensuplarına yönelik ön tanıtım faaliyetlerini de kusursuz biçimde yürütür. Tipik Amerikan ciddiyetiyle…

Ancak, neredeyse bütün şirketlerin gösterime soktukları yabancı filmlere doğru düzgün Türkçe isimler koydukları bir dönemde bu son filmlerini "Kiss Kiss Bang Bang" ismiyle piyasaya sürmelerinden net bir biçimde rahatsız oldum. Eğer ki ben bu filmin özgün ismine ve öyküsüne öylesine bir göz atıp yaklaşık on saniye içinde "Öp ve Öldür" gibi bir isim önerebiliyorsam, Warner da tanıtım materyallerini Türkçe bir isimle hazırlatamaz mıydı? Bu ülkenin sinema işletmeciliği tarihi, kimi yabancı filmlere özgün isimlerinden bile daha güzel ve akılda kalıcı isimler konuluşunun örnekleriyle doludur. Sorarım size, "Ryan's Daughter" mı daha işlevsel ve armonik, yoksa "İrlandalı Kız" mı? Ya da "Clockwork Orange" mı daha şirin, yoksa "Otomatik Portakal" mı?

İsim mevzusuna tavır koyduğum için bu filmin basın gösterimine gitmedim; bundan böyle yalnızca Warner'ın değil, diğer şirketlerin benzer bir yaklaşımla piyasaya sürecekleri başka filmleri de izlemeyi reddedeceğim. Bu karşılık, yine de "Yeni Şafak sinema sayfası hakkaniyet kriterleri" adına, fragmanlarından, basın bülteninden ve filmi izleyen meslektaşlarımdan aldığım bilgiler doğrultusunda "Öp ve Öldür"ü sizlere 'yeni gösterime giren film" ölçeğinde tanıtmakla yetineceğim.

Küçük çaplı bir hırsız olan Harry'nin (Downey J.R.) hayatı, başına gelen bir dizi rastlantısal olay sonucunda kendisini önce Hollywood'da yeni çekilecek olan bir polisiye filmin oyuncu seçmelerinde bulması, ardından da bir cinayet soruşturmasının tam orta yerine düşmesiyle bambaşka bir boyuta taşınır. Öykü özetle böyle… Bu arada hemen belirteyim ki "Öp ve Öldür" içerdiği kaba dil, şiddet ve cinsellik/çıplaklık unsurlarından dolayı Amerikan Film Sınıflandırma Kurulu (MPAA) tarafından "R" (restricted) kategorisine alındı. Yani, 17 yaşın altındaki Amerikalı çocuk ve gençlerin bu filmi ancak ebeveynleriyle izlemeleri uygun görülmüş. Bunun bizim toplumumuzdaki karşılığı ise şu: Şiddetten, argodan, cinsellik ve eşcinsellik içeren sahnelerden hoşlanmıyorsanız, derhal geçiniz!


Mazlum-Der'den 'insan hakları'nı tartışan kısa filmler

Geçtiğimiz hafta cumartesi günü, Mazlum-Der İstanbul Şubesi'nde, kendi adıma büyük saygı duyduğum ve değer verdiğim sanatsal bir etkinlikte jüri üyesi olarak görevliydim. Mazlum-Der, "insan hakları" olgusunu sinematografik boyutta ele almak üzere, tarihinde ilk kez bir "kısa film yarışması" düzenlemişti. Aylar öncesinden jüri üyeliğine davet edildiğim bu yarışmanın katılım süreci 31 Ekim'de tamamlandı ve sıra jürinin aday filmleri değerlendirme aşamasına geldi. Tüm bir cumartesi öğleden sonrası boyunca, sevgili ağabeyimiz Abdurrahman Dilipak, gazetemizin yazı ustalarından Doç. Dr. Yusuf Kaplan, diğer iki jüri üyesi dostumuz Lütfü Yılmaz ve Ümit Sönmez ile birlikte 2'si yurtdışından 13'ü de yurt içinden olmak üzere 15 finalistin değişik uzunluklardaki kısa filmlerini alıcı gözüyle inceledik.

Ülkemizde düzenlenen en kıdemli kısa film yarışmalarının bile yılda ortalama 8-10 başvuru ile yetinmek zorunda kaldığı kısır bir üretim ortamında, Mazlum-Der'in bu alandaki tüm deneyimsizliğine ve sınırlı imkânlarına karşın ilk seferde böyle bir katılımcı sayısını yakalamış olması bile başlıbaşına bir başarıydı. Filmler arasında sinematografik değeri zayıf olup sloganik bir anlatıma başvuranlar olduğu gibi, ilk anda hemen aradan sıyrılıp farklılıklarını hissettiren çizgi üstü örneklere de rastladık. Ancak, ortaya konulan sonucun sinemasal nitelikleri her ne olursa olsun, yoğun bir ataletin ve pes etmişliğin egemen olduğu "camia"da birilerinin kıpırdayıp bu filmleri yapmış olmasını bile -eski bir kısa filmci olarak- büyük sevinçle karşıladım. Hele de yarışmaya, insan hakları olgusunu "başörtüsü"nden "Güneydoğu'da köyleri yakılan ailelerin dramı"na, "travestilere yönelik sivil saldırganlık"tan "işsizliğe" uzanan çok geniş bir yelpazede ele alan birbirinden son derece farklı dünyalara ait filmlerin katılmış olması, Mazlum-Der açısından gerçek bir gurur kaynağıydı kanımca. Çünkü, katılım sürecinde kendiliğinden oluşan bu ilginç siyasal yelpaze, aynı zamanda sözkonusu sivil toplum örgütümüze duyulan kollektif güvene de işaret etmekteydi.

Geçen haftaki toplantımızda önce bir ön eleme gerçekleştirip, katılan yapıtları 15'den 7'ye düşürdük. Jüri, bu cumartesi yeniden toplanacak ve kesin kararını verecek. Bu yarışmadan bir "birinci", bir "ikinci", bir "üçüncü" ve iki de "özel ödül" çıkartmak için uğraşacağız. Ödül töreni ise 24 Aralık Cumartesi günü İstanbul'da yapılacak.

Sonuçta, dediğim gibi, ödülleri hangi filmler kazanırsa kazansın, bence hem katılımcılar hem de Mazlum-Der böylesine demokratik bir yarışmanın tarafı olmaktan dolayı haklı bir kıvanç duymalı. Ve -geçen haftaki toplantı sırasında dernek yetkililerine de ifade ettiğim gibi- bu yarışma mutlaka yaşatılmalı; gelecek yıllarda, eksiklerini gidermiş ve daha da gelişip kurumsallaşmış bir organizasyon olarak hem ulusal hem de uluslararası benzerleri arasında lâyık olduğu yeri almalı. Görsel sanatlara her zamankinden daha fazla önem vermemiz gereken bir çağda yaşıyoruz artık. Bu gerçeği kavrayanlar kazanacak, kavrayamayanlar ise kaybedecekler. Üçüncü bir şık yok!

Geri dön   Yazdır   Yukarı


ALPORT Trabzon Liman İşletmeciliği

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Aktüel | Spor | Yazarlar
Televizyon | Sağlık | Bilişim | Diziler | Künye | Arşiv | Bize Yazın
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © Yeni Şafak
Tasarım ve içerik yönetimi: Yeni Şafak İnternet Servisi