|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin, Avrupa Birliği'ne girdiği zaman elde edeceği bazı çıkarları olacaktır. Daha doğrusu olmalıdır. AB'ye tam üyelik gerçekleştiği zaman, birliğin çeşitli fonlarından Türkiye'ye yardım yapılacağı ve Türkiye'nin bu yolla kalkınmasını tamamlayacağı ümit edilmektedir. Oysa Batı kaynaklarının anlattıklarına göre, Avrupa Birliği'ne üye devletlerin ekonomileri gittikçe kötüleşmektedir. Bazı ülkeler, yeni üyelere yardım etmek şöyle dursun, birliğe olan katkılarını bile ödeyemeyecek durumdadır. Yapılan hesaplara göre, birliğin ekonomik dinamosu sayılan Almanya'nın geleceği pek parlak değildir. Şimdiden yapılan sosyal yardımlar kısıtlanmaya başlamıştır. Yapılan bir incelemeye göre 2020 yılında nüfusun yüzde 66'sı emekli maaşı alacak, çalışıp üreten nüfus yüzde yirminin altına düşecektir. Yüzde 20 çalışanın, yüzde 66'sı emekli maaşı alan bir nüfusu beslemesi imkânsızdır. Diğer yönden Avrupa Birliği'nin hedefi, "Birleşik Bir Avrupa Devleti" oluşturmaktır. Fakat daha şimdiden, üye ülkeler, bu birlik içinde bağımsızlıklarını yitirmiş olmaktan şikâyetçidirler. Bütün bu faktörler göz önüne alındığı zaman, Türk kamuoyunda yeni bir tartışma başlamıştır: Bütün bu şartlara rağmen birliğe üyelik için gerekenleri yapmaya devam etmek mi, yoksa bu konuyu dondurup askıya almak mı? Benzer bir olay ve bir evlilik hikayesi Bu konuyu tartışırken, aklıma gelen bir hatıramı nakletmek isterim: Bir arkadaşımız nişanlanmış ve evlenme hazırlıkları yapıyordu. Evlendikten sonra oturacakları bir eve ihtiyaçları vardı. Bunun için dededen kalma eski ve tarihi bir evi restore ettirmeye karar verdi. Ev bakımsızlıktan adeta çökecek haldeydi. Oturulacak hale gelmesi için çok büyük bir masraf gerekiyordu. Bunu göze alıp, evi yeni baştan inşa ettirdiler. İnşaattan sonra ev adeta bir saray, bir müze haline gelmişti. Düğün için tarih tespit edildi. Davetiyeler bastırıldı. Ancak, bilinmeyen bir sebepten dolayı, kız tarafı nişanı bozdu ve düğün yapılamadı. Bu durumda arkadaşım ve ailesi çok üzüldüler. Arkadaşım, her gördüğüne içini döküyor, üzüntüsünü ifade ediyordu. Nişanın bozulup evlenme işinin yattığına mı üzülsün, evin tamiri için yaptıkları masrafa mı üzülsün, konu komşuya rezil olduklarına mı üzülsün? Onu üzen şeyler arasında bu sebeplerin hepsi vardı ama onu en çok üzen şey şu idi: Nişanın bozulduğunu duyan, dört yaşındaki yeğeni ona: "Emmi, evi boş yere boyattık değil mi?" demişti. Arkadaşım olanları anlatıyor fakat sık sık aynı sözü tekrarlıyordu: -Emmi... Evi boş yere boyattık değil mi? Su köprünün öbür ucunda kalsa da Avrupa Birliği yol haritası üzerinde düşünürken aklıma hep bu olay gelir. Acaba birisi çıkar da, üye olabilmek için yapılan çabalar için, "tüm çabalar boşa gitti değil mi?" Diyecek mi? Yani, Anadolu'dakilerin deyişiyle, su köprünün öbür ucunda mı kalacak. Evlenme işinin suya düşmesinden bir süre sonra arkadaşımın üzüntüsü azaldı. Kendi kendisine bir teselli noktası bulmuştu: Nişan bozuldu ama bu sebeple tarihi konağımızı onardık. Evlenme işi olmasaydı bu ev yıkılıp gidecekti, Ben de kendime ayni suali soruyorum. Eğer biz, yaptığımız reformları, sadece Avrupa istediği için yapıyorsak, sonumuz hüsran olabilir. Yoksa iddia ettiğimiz gibi, bunları sadece milletimizin yararına olduğu için yapıyorsak, birliğe giremesek de üzülmeyelim. Hiç olmazsa bu sebeple demokrasimizin noksanlarını tamamlamış olacağız Ama unutmayalım ki, kendimiz için yapmamız gerekenlerle, Avrupa'ya hoş görünmek için yapacaklarımız birbirinden ayrı şeylerdir. Kıstasımız, ev ödevi yapmak, Kopenhag Kriterlerini yerine getirmek değil de, demokratik eksikliklerimizi gidermek şeklinde olursa, "su köprünün o bir ucunda kalsa bile kazançlı çıkacağız.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |