|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Avrupa Birliği'nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. AB zirvesi, bütçe konusunda uzlaşma sağlanamadan sona erdi. AB Dönem Başkanı Lüksemburg'un Başbakanı Juncker, devlet ve hükümet başkanlarının bir öneri üzerinde uzlaşamadığını ve AB'nin derin bir krize girdiğini söyledi. Almanya Başkanı Schröder, özellikle İngiltere ve Hollanda'yı yeteri kadar esnek olmamakla suçladı ve bu iki ülkenin yanısıra İsveç, İspanya ve Finlandiya'nın 2007 ila 2013 yılları için öngörülen milyarlık bütçe konusunda ödün vermeye yanaşmadığını belirtti. Herkes Fransa ve Hollanda referandumları sonrasında gerçekleşen zirveden sorunu onaracak açıklamalar bekliyordu, ama tam tersi oldu, zirve hüsranla sonuçlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, İngiltere'nin AB bütçe katkı payı iadesinden vazgeçmemek için gergin tartışmalar sırasında gösterdiği tavrı "esefle" karşıladığını söylerken, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder "Avrupa'nın şimdiye kadar geçirdiği en kötü buhranlardan birini yaşamaktayız" diye bir itirafta bulundu. Oysa herkes referandumlardaki başarısızlığın faturasını Türkiye'ye kesmek istiyordu. Şimdi daha iyi anlaşıldı ki, sorunun kaynağı Türkiye gibi dışsal bir faktör değil, daha derinlerde bulunan içsel faktörler... Bu sütunda defalarca yazdığımız gibi AB'nin kafası gerçekten çok karışık. Birleşik Avrupa Devleti'ne doğru federal bir yapıya mı evrilecek, yoksa konfederal veya daha gevşek bir işbirliği örgütü mü olacak? Her iki halde de genişlemeyle bu perspektifi nasıl örtüştürecek? Giderek hantal, merkeziyetçi bir bürokratik yapıya dönüşen Bürüksel bu yükleri nasıl kaldıracak? Bu kadar çok üye, bu kadar çok konuda bu kadar ortak noktayı bulup, politika ve eylem birliğini nasıl sağlayacak? Bu ve benzeri sorunlara AB vatandaşlığı, kimlik ve aidiyet kaynaklı teorik sorunlar ve daha teknik bir yığın pratik sorunu da ekleyince ortaya büyük bir kaos çıkıyor. Doğrusu hakkını vermek lazım, AB yine de bu kadar ülkeyi çok başarılı bir şekilde bir araya getirerek iyi bir uyum sağlayabilmiştir. Bu açıdan başarılı bir organizasyondur. Ama AB ülkeleri yaşadıkları sosyo-ekonomik sorunların ötesinde siyasal bir körlük de yaşamaktadır. AB'nin ciddi bir vizyon sıkıntısı vardır. Başbakan Erdoğan'ın "AB küresel bir güç olmak istiyorsa Türkiye'yi içine almalıdır" çıkışı bu açıdan kuru bir slogan değil, gerçeği yansıtan bir tespittir. AB'ye katılan ülkelerin çoğunun stratejik bir getirisi yoktur, ama belki de Birliğin en anlamlı katılımı Türkiye ile olabilecektir. Dünya gündemi karşısında ürkek ve şaşkın davranan Avrupa Birliği, yapısal sorunlarını masaya yatırıp çözmek zorundadır. Fransa Başbakanı Dominique de Villepin'in, ''Avrupa yapısının, tarihinin en zor dönemlerinden birinden geçtiği anda, her zamankinden daha çok somut projelere ve gelecek vizyonlarına ihtiyaç duymaktayız'' sözü bu sıkışmaya bir örnektir. Önümüzdeki süreçte AB üyesi ülkeler arasında yaşanabilecek bir kamplaşma veya siyasal gerginlik Türkiye'nin de işini güçleştirecektir. Ümit ederiz ki, Başkanlık Konseyi, Türkiye'yi sorunların kaynağı olarak görerek polemiklerin içine çekmek yerine, bir kısım sorunların aşılması için bir fırsat olarak görür ve gelecek vizyonunda Türkiye'ye duyulan ihtiyacı vurgular.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |