| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Değişimin motoru
Bazı meslekler kendi açmazlarını içinde taşırlar; o mesleği biraz uzun süre yaptığınızda daha önce razı olmayacağınız formüllere kendinizi bıraktığınızı görebilirsiniz. 'Deneyim' biraz da 'mesleki bozulma' demek. Eğer yaşadığınız ülke Türkiye, mesleğiniz akıl verip görüş açıklamak anlamına 'yazarlık' ise, sık sık hissettiğiniz meslekî bozulmayı başkalarının önünde teşhir etmeniz de kaçınılmaz oluyor. Bir örnek kendimden. Yazdığımı hatırlamıyorum, ama birkaç televizyon programında söyledim: 10 Aralık'ta yapılan Helsinki Zirvesi'nden çıkan "Türkiye'yi adaylığa dâvet" kararının kabulünden sonra başlayan 'değişim süreci'nin en önemli mekanizmasının Milli Güvenlik Kurulu (MGK) olacağını tahmin ediyorum ben. MGK içime sindirebildiğim bir kurum olduğu veya MGK ile değişimin 'daha doğru' olduğu inancı değil beni bu tespite sürükleyen; hayır, beni buna ulaştıran düşünce, Türkiye'yi değişime zorlayanlar açısından 'devlet eliyle değişim' yönteminin daha kolay ve kestirme göründüğünü, ayrıca bu tarzın millî alışkanlıklarımıza uyduğunu bilmem... Türkiye, son on yıl içerisinde, kendisini evrensel yürüyüşle buluşturacak değişim fırsatını birçok kez yakaladı ve yakaladığı kadar da ıskaladı. Turgut Özal, devleti 'değişimin motoru' olarak kullanmanın kendisi için imkânsızlığını bilecek kadar devleti içinden tanıdığı için, toplumu peşine takarak ve siyasetin dinamiklerini kullanarak değişimi zorladı. Bütünüyle başarısız diyemesek bile, "Sivil, demokrat ve dindar" sıfatlarını hakkında övgü olarak kullandığımız Özal'ı erken toprağa verdiğimiz kesin. Ondan sonrası, toplum mühendisliğini de kullanarak devlet eliyle değişime direnme sürecidir zaten. Doğru ve işin doğasına uygun olan, değişimin toplumsal dinamikler eliyle gerçekleştirilmesidir. Toplumun içselleştirmediği her kazanım kolayca yitirilebiliyor çünkü. Ancak, bizdeki güçlü devlet geleneği toplumsal dinamikleri ezip büktüğü için değişimi doğallığı içerisinde gerçekleştirmek âdeta imkânsız. 28 Şubat sürecinde yaşadık; devletin "Höt" dediği yerde bireye ve topluma düşen, yeniden eski halini alacağı günlere kadar büzülmek, içine çekilmek oluyor. Hasan Celal Güzel örneğinden bildiğimiz üzere, sürece toplum adına direnenler toplumdan destekçi bulamıyorlar. Çok başka mülâhazalarla ele alınması gereken AB'ye üyeliğin kendisi bile bizde 'değişim aracı' olarak algılanmıyor mu? Avrupa önce 'birlik' oluşturacak bir kıvama erişti, ondan sonra ve adım adım 'AB' sürecini gerçekleştirdi. Biz, hiçbir özelliğimizle o kıvamı tutturmuş değiliz bugün; ancak iki yıl önceki Lüksembourg Zirvesi'nde gösterilen dirseğin sonrasında yaşadıklarımız, sadece içimizdeki klasik 'AB karşıtları'nı değil, bizi dışarıda tutmayı tercih eden Avrupa ülkelerini de konu üzerinde yeniden düşünmeye sevketti. AB, adaylık teklifini, biraz da ABD'nin akla düşürüp zorlamasıyla, bizi değiştirmenin bir yöntemi olarak uzattı Türkiye'ye... Bizde de, daha önce "AB'ye hayır" diyenler bugün "Girelim" korosuna katılmışlarsa, değişimi mevcuda tercih etmeleri onları bu noktaya sürüklediğindendir... Bu gerçekler ışığında, AB yolunda meydana gelmesi zorunlu olan değişimi sağlayacak adres de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Elbette, tek tek bireylerin veya onların oluşturdukları toplumun, kendilerinden başlayarak, değişimi, sosyal, ekonomik ve siyasal yapıya yansıtmaları, devleti demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkeleri etrafında dönüştürmeleri daha uygun olurdu; Batı'nın değişim yöntemi budur. Sürecin tasfiye etmesi beklenen MGK'nın, 'değişimin motoru' olarak kullanılması ihtiyacı daha çok 'bize özgü şartlar' yüzünden... Bizde her adımda karşımıza çıkan 'özel durum' gerekçesi değişimin gerçekleşmesi bakımından da önem taşıyan ögeler içeriyor. Türkiye'yi değişime zorlayanlar, kolay kolay hareketlenemedikleri geçmişten bilinen bireyleri ve toplumu uyarmaya çalışmakla uğraşmak yerine, MGK üzerinden sonuç almayı yeğleyeceklerdir. Benim akıl yürütmemin sonucu bu işte: Yakın zamana kadar değişime direndiği için gerilimin sebebi olan MGK kurumu, hep beraber göreceğiz, AB'ye uyum sürecinde 'denetimli bir değişim ajanı' haline dönüşebilecektir. Bu, çözümü idealde değil makûlde arayan, kestirme çözümlere iltifat etmekten kaçmayan, çıkarcılık eleştirilerine kulak tıkayan zihinlerin ürünüdür; yani, kamuoyu önüne hergün görüşleriyle çıkan ve görevini toplumu dönüştürmekle özdeşleştiren gazete yazarının kapılabildiği bir kolaycı anlayış... Mükemmele değil daha az doğruya sahip çıktığım için kendime kızsam, idealden sapma duygusunu yaşattığı için vicdanım rahatsız da olsa, aynı noktaya kısa yoldan varmayı sağlayacağı avuntusuyla, zihnimi ve vicdanımı uyutabiliyorum. Bu, beni içinde bulunduğum açmaza sürükleyen kendi meslekî bozulma itirafım. Ancak, bu noktaya kendi zihnî serüvenimi gözleyerek değil, Cengiz Çandar'ın Helsinki sonrasında yazdıklarını, FP ve DYP'yi kıyasıya eleştirirken cumhurbaşkanlığına Bülent Ecevit'i lâyık gören tespitlerini okuyarak vardım. Cengiz Çandar'ın açmazını da açmakta yarar var.
fkoru@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|