| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Bin yıl biterken...
Özellikle ilk gençlik çağımda, içinden geçmekte olduğumuz şu günlerin seyrini fazlasıyla merak ederdim. Bu merakımın, çoğunluk, dış çevre şartların şu son günler bağlamında beni sürekleyeceği atmosferle ilgili olduğunu söylemeliyim. Ömrüm kâfî gelirse nerede yaşayacağımı, kendimi nasıl hissedeceğimi, kimlerle hangi konumda ve ne gibi şartlarda birlikte olacağımı, ne iş yapacağımı vs. kendi kendime sorar ve muhtemel oluşlara dair küçük çaplı projelere imza atmaktan alamazdım kendimi. O yıllarda ucundan kıyısından dahil olduğum 'belirsizlik' ikliminde beni geçici de olsa rahatlatan, bana biraz olsun nefes alma imkânı sağlayan en etkili silahım, 'derin hayâller kurmak'tı. 'Belirsizlik'lerin 'belirlediği' bir hayat karşısında, bir genç olarak beni kabûl eden, bana şevkatle kucak açan yegâne limandı hayâl kurmak, 'derin' hayâller kurmak.. 'İç' şartlarımın büyük değişimlere uğramayacağını daha o yıllarda kestirebildiğimden olacak, rûh dünyama ilişkin köklü yenilik beklentilerine ihtimal vermemeyi şiar edinmiştim. Geçen bunca yıl sonra, bu hususta ne kadar isabetli davrandığımı bir kez daha görüyorum. Şu an, şurada, şu şartlar altında (şimdi ve burada)yım: O günlerin cevabı 'bu' imiş! Dış keyfiyetin varacağı nokta 'bu' imiş ve aslında bunun pek de merak edilecek bir yanı yokmuş! Oysa iç şartlarda, insanın rûh dünyasında varolan çizgilerin günden güne daha da derinlere kazınmasında yatan sorumluluğu günün birinde teşrih masasına yatırmayı becerebilmekmiş esas hüner.. Bin yıl biterken, görüyorum ki, bundan böyle herhangi bir 'milât'a ilişkin hayâl kurma 'gücü'nden yoksunum. Kendime kurduğum 'tuzak'ların mâlum neticeleriyle karşı karşıya kalmanın verdiği toplu 'bezginlik' hâli, artık o yeteneği çoktan elimden almış. Hayatın şu veya bu şekilde akışından ziyade; insanın hâlet-i rûhiyesini kuşatma altında tutan ve aşındıran 'iç determinasyonu', beni ve benim gibi birçok arkadaşımı yorgun, yalnız, korunaksız ve hiç abartısız 'huysuz' kılmış.. Bin yıl biterken, insanların döne döne sarıldıkları ve yaşama biçimlerinde baş köşeye oturttukları "Hayatla mücadele etmek!" nosyonunun, tamamen boş bir kuruntudan öteye anlam ve değer taşımadığını öğrenmiş bulunuyorum. Hayat karşısında uğranılan ve uğranılabilecek muhtemel derin 'çelişkiler'i göz önüne aldığımda; bu iddiayı seslendirerek, gündelik yaşantılarını söz konusu 'esas'a(!) göre tayin ve inşâ etmek yanlılarına âcizâne tavsiyem şu olabilir: Hayatla 'mücadele' edilemez! Olsa olsa, hayata 'uyum' sağlamanın imkân ve şartlarını oluşturmaktan söz edilebilir. Bunu da, benim gibi artık kırkına merdiven dayamış marazlı tiplerden beklemek; beyhudedir, ham-hayâldir! Dış şartlar neyi zorlarsa zorlasın ve nasıl tezahür ederse etsin; herşeye rağmen, kendi payıma beni, hayatın onulmaz refleksleri karşısında, yine de hayata tahammül edebilecek bir konumda tutanın 'kalbî yöneliş'lerim olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda, kalbimizi, fazlasıyla muhafaza etmemiz gerektiğini hissediyorum. Onu da yitirdiğimiz anda, artık dünyada kaybedecek hiçbir şeyimizin kalmayacağını hatırlatmak istiyorum. Lütfen, kalbimize hor davranmayalım; bu dünyada ençok ona ihtiyaç duyacağımızı unutmayalım.. Bin yıl biterken, 'hayâl kurmak' yoksunluğumdan dolayı ne kadar mutsuz ve kederli isem; sırlarla dolu bir 'kalp' sahibi olduğum için en az o kadar mutlu ve sevinçliyim.. Bir, bin yıl daha bitiyor. İnsanın yeryüzündeki 'acz'iyetinin anlamı ise hiç değişmiyor...
ideniz@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|