![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Hazan ve hüzünŞu günlerde yeşil tonu kaybolmaya yüz tutmuş ve kaybolmuş altın sarısı yaprakların ayaklarımızın altında ezildiği, kara toprağa karıştığı hazan mevsimini yaşıyoruz. Yapraklar bir bir kopup naif dallarına veda ediyorlar. Daha bir yılını bile doldurmadan ilkbaharda kendi gövdeleri ile yaptığı ahidlerini dolduruyorlar. Rüzgârın her esişinde önümüze ve arkamıza, sağımıza ve solumuza savurduğu bu milyonlarca yaprağın üzerine basarak gittiğimiz güzün son ve kışın ilk aylarında içimizde çoğalan hüznü daha çok duyuyoruz. Onun için hazan mevsimine hüzün mevsimi de diyoruz. Her yıl, biteviye her yıl dökülen bu yapraklar toprağa karışarak kararmış ve toprakla aynı rengi almıştır. Bir bakıma ağaçlar verdiklerini almış ve aldıklarını geri vermiştir. Bazen o toprağı şehit kanları sulamış, kim bilir nice insan kemikleri de bu toprağın tuzu biberi olmuştur. Basıyoruz ve gidiyoruz. Nereye ve niçin bastığımızın farkında olmadan. Akif merhum: Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı diye bizi uyarmasa, bastığımız yerin farkında bile olmayacağız. Onun için şairler bize farkında olmadığımız, farkına varmamız gereken şeyleri hatırlatırlar. İşte onlar, şairler hazan'la bahar'ı birlikte kullanırlar. Hazan'ı bitişin, yok oluşun, ölümün karşılığında; bahar'ı da doğuşun, dirilişin, basü bade'l-mevtin mukabili olarak ele alırlar. Yani her ölümün sonunda bir dirilişin olduğunu, kış mevsiminin arada muvakkat bir süre olarak bulunduğunu bize hatırlatırlar. Ve derler ki, aslında hazan ve kış ayları baharın müjdecisidirler. Şair: Bâğ-ı dehrin hem hazanın hem bahârın görmüşüz Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz derken, aslında demek istediğini daha sonraki bir beytinde ifade etmiştir: Ey insanoğlu, kalıcı olduğuna aldanıp çok da mağrûrâne bir şekilde ortalıkta dolaşma. Şu yalan dünya senin gibi nicesini altına almıştır. Bundan ders almasını bil! Bu dünya meyhanesinde biz nice gururlu gururlu ortalıkta boy gösteren sarhoşların, sarhoşluk sonrası (mahmurluk) hallerini de biliriz. Hüzün ki sürûrun arkadaşıdır, karagün dostudur. Biri diğeri olmadan düşünülemez. Şair, Hüznî olan mahlasını hiç tereddüt etmeden Sürûrî olarak değiştirmiştir. İşte bu kadar birbirimizden farksızız dercesine. Dün mahzûnsam bugün mesrûrum, bugün sevinçliysem yarın bunun garantisi yok demek istemiştir belki de. Sevinç daha çok hüzünle anlam kazanır. Her ikisi de birbirinin arka-planındaki mazmunudur da diyebiliriz. Aradaki geçişkenlik ve tahavvül işte bu kadar şeffaftır. Sevindiğimiz kadar hüzünlenir, hüzünlendiğimiz kadar seviniriz. Hüzne bîgâne olanlar sevince âşinâ olamazlar. Hüznü duymayanlar ve yaşamayanlar sevincin ne olduğunu nereden bilsinler?! Bir yakınımızın ölümü üzerine arkasından kıldığımız cenaze namazı hüzün ise, çocuğumuzun doğumundan sonra kulağına okuduğumuz ezan sevinçtir. Ölüm ve doğum. Hüzün ve sevinç. Birbirinin mütemmim cüz'ü. Peygamberimiz Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: "Siz benim bildiğimi bilseydiniz daha çok hüzünlenir, daha az gülerdiniz" buyuruyor. Bütün bu handeler, işveler, eğlenceler, şen-şakrak halimiz... Cehaletimizden değil mi dersiniz?! İnsan hüznü ve sevinci aynı anda da yaşayabilir. Berat Kandili'nin ardından, başka bir diyarda ve farklı bir ortamda şu anda benim yaşadığım gibi.
hdurukan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|