| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Ben, yargının bağımsız olanını severim!.
Türkiye'de devlet adına konuşan bazı fonksiyonerlerin, zaman zaman tekrarladıkları klişeler insanı bayar.. Bunlardan biri de şöyle: - Yargı bağımsızdır!. Bakarsınız ülkede askerî darbe olmuş.. Anayasa lağvedilmiş, parlamento kapatılmış, milletvekilleri tutuklanmış.. Ve mahkemeler harıl harıl, "siyasi suçlu" oldukları önceden ilan edilen "sanık"ları, yargılamaya başlamış.. Avrupa'dan, Amerika'dan heyetler gelir.. - Bu yapılanlar, hukuka aykırı, derler. O anda "yönetim" adına söz söyleme yetkisi olan her fonksiyoner, aynı cümleyi tekrarlamaya başlarlar.. - Türkiye'de yargı bağımsızdır!. Bir garip oyundur bu.. Eğer "bağımsız yargı"nın erkine kurban giderseniz, Adnan Menderes gibi idam edilirsiniz.. "Bağımsız yargı"nın kararını zamana bırakabilirseniz, sonra Erbakan gibi, Ecevit gibi Başbakan da olabilirsiniz.. "Kuvvetler ayrılığı"nın gerçekten var olduğu, "hukukun üstünlüğü" ve "çoğulcu demokrasi" gibi ilkelerin, bir hayat tarzı haline geldiği ülkelerde, gerçekten yargı bağımsız olabilir.. Ama bazı ülkelerde, "hukuk devleti" değil, "kanun devleti" ilkesi ağırlıklıdır.. O anda iktidara kim hakimse ve kamuoyunda hangi rüzgar ağır basıyorsa, yargı da o yönde bağımsız olur.. Tabii bu sadece hukuk ve adalet için söz konusu değildir.. Sanat ve edebiyat da, bu rüzgarlardan esinlenir.. Son dönemde "Liberal Demokrat Parti" lideri Besim Tibuk'un gündeme getirdiği ve bazılarınca yanlış anlaşılan Nazım Hikmet tartışmasını hatırlayın.. Bir dönemde Nazım Hikmet için bazıları "Vatan haini", "Moskova uşağı" "Komünist şair" falan derlerdi.. Soğuk Savaş'ın getirdiği sağ-sol kamplaşması vardı o dönemde ve Nazım Hikmet de, gerçekten Moskova bağımlısı bir komünistti.. Daha da ötesi, Stalinciydi.. Ama geçti o günler.. Şimdi Nazım Hikmet, bir "vatan şairi" oldu.. Ama kimsenin dili, "Komünist vatan şairi" demeye varmıyor.. Buna karşı aynı çevreler, İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif için, "Atatürk düşmanı, şeriatçı şair" diyebiliyor.. Oysa Nazım Hikmet, Atatürk döneminde hapse mahkûm edildi. Yani o dönemin Kemalizmi farklıydı, bu günün Kemalizmi farklı.. Toplumun sanatçılara dönük tutumu da, devletin davranışı da, "zaman"dan ve "konjonktür"den etkilenir.. "Komünist vatan şairi Nazım Hikmet"i yokluğa mahkum eden o günkü "statüko"nun, bugünkü sözcüleri de, sağcısı solcusu ile Nazım Hikmet'i övmeye başlarlar.. Ama kimsenin ağzı da, "Komünist vatan şairi" demeye varmaz.. Anladığımız kadarı ile, Besim Tibuk bunları vurgulamak istiyor.. Tartışılan, "gerçekten büyük şair" Nazım Hikmet'in sanatının kalitesi değil.. Nazım Hikmet'in şiirlerini okumanın yasak olduğu dönemde, o şiirleri ezberleyen kuşak üyesidir Besim Tibuk.. Yani mesele böyle.. İşte "yargının bağımsızlığı" da böyle birşey.. En ileri demokrasilerde bile, yargı tartışılır.. Ama "yargı bağımsızdır" denilerek değil, "ülkede adalet var mı" diye tartışılır. Hatta sinema filmlerine bile girmiş öz-deyişler vardır.. Mesela şöyle.. - Bir ülkede mahkemelerin varlığı, adaletin de var olduğunu kanıtlamaz.. Ama mahkemelerin var olması, adaletin tecellisi için bir şans yaratır.. Bir de Pakistan gibi ülkeler var.. Orada mahkemelerin varlığı da, adalete pek şans tanımaz. Baksanıza.. Atatürk hayranı ve Beşiktaş taraftarı darbeci general Müşerref, bütün Pakistanlı yargıçlara, "rejime bağlılık yemini" ettirdi.. Bu yemini etmeyen yargıç da, devrik Başbakan Navaz Şerif'i yargılanacak mahkemenin başkanlığından alındı.. Yani Demirel falan da, HADEP'liler tutuklanınca, "Yargı bağımsızdır" cümlesini kullanırsa, hiçbir soruya cevap verilmiş olmuyor.
ŞAKA
Kutluyoruz!.
"28 Şubat"ın yıldönümünü kutluyoruz.. Keşke bu post-modern müdahale "29 Şubat"ta yapılsaymış.. O zaman, hiç olmazsa, dört yılda bir gelen "29'lu Şubat"larda kutlardık bu olayı.. Ama yine de kutluyoruz.. Güven Erkaya'yı, Teoman Koman'ı, Çevik Bir'i, kartel medyasını falan yürekten kutluyoruz..
REZALET
Böyle adalete, böyle karar!.
"28 Şubat"ta soyadı kırımına uğradığımız zaman, ben "Sabah"ta, eşim Canan Barlas da "Yeni Yüzyıl"da susturulduk.. Canan Barlas'ın, 17 Eylül 1997 günü Yeni Yüzyıl'daki köşe yazısından ötürü de, o dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Güven Erkaya, bir manevi tazminat davası açtı.. 28 Şubat'ın o yoğun günlerinde, bu tür davalarla da uğraştık.. Avukatlığımızı üstlenen Hüseyin Yarsuvat ve Namık Kemal Yalçınkaya gibi değerli hukukçular, "Ankara 10'uncu Asliye Mahkemesi"nde bakılan davayı, iki yılı aşkın bir süre, büyük bir titizlikle takip ettiler.. Ancak, 22 Aralık 1999 tarihinde, saat 11.00'de yapılması gereken son duruşmada, garip şeyler oldu.. Yargıç, bu duruşmanın daha erken bir saatte icra edildiğini, Yarsuvat bürosunun Canan Barlas tarafından azledildiğini ve yeni avukatın da (Şükrü Evrim) duruşmayı öne aldırıp, kararı tebellüğ ettiğini söyledi.. Oysa, Canan Barlas, değil Şükrü Evrim adlı avukata vekalet vermek, onu tanımamaktadır bile.. Yargıç, avukata vekaletini sormaya gerek görmeden karar aşamasına geçip, Güven Erkaya'nın tazminat talebini haklı görecek bir karara, hemen varabilmiştir.. Durum yazılı olarak mahkemeye bildirilmiş ama buna cevap bile verilmemiştir. İşin daha da garibi, bu avukat Şükrü Evrim, "28 Şubat"ta Canan Barlas'ı susturan "Bilgin Yayıncılık"ın da avukatıdır.. İşte size bir hukuk ve bir adalet örneği.. Evrensel hukukun çok temel bir söylemini hatırlıyorum hep.. - Hukukun meşrulaştırmaya (legitimasyon) ihtiyacı yoktur. Hukuk, doğrulamanın (justifikasyon) peşindedir.. Ama vekaletsiz avukatlarla, erken karar alan yargıyı görünce, ister istemez "meşruiyet" de aranır oluyor.
mehmetbarlas@attglobal.net
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|