T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türk solu hâlâ devletçi ve milliyetçi...

"Solun içinde bulunduğu iç açıcı olmayan durumu soğukkanlılıkla tarif etmek, solu içinden veya dışından eleştirmek, ne amaçla yapılırsa yapılsın, solun düşün plânında canlanması için yararlıdır."

Böyle diyor Ahmet İnsel.

Ben de, solun düşün değilse de eylem (!) planında canlanmasına katkıda bulunacak tespitlerimi, "Atatürkçülük-İnönücülük" bağlamında dercetmek istiyorum.

Asker-sivil bürokratın, Köy Enstitüsü kökenli aydınların, halkçı geçinen politikacıların savundukları bazı biçimsel ve totaliter düzenlemeler, uzun yıllar "solculuk" sayıldı bu ülkede.

Bu ideoloji meşruiyetini Mustafa Kemal'den (dolayısıyla devrimlerden) almakla birlikte, Atatürkçülük değil, bizatihi İnönücülük'tür.

Tıpkı Pirandello'nun oyununda olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti devleti kendisine uygun bir halk arıyordu.

Bu arayış, 30'lardan itibaren o devir Avrupa'sının modasına uyarak, totaliter bir yapı içinde, resmî literatürümüze "tek parti rejimi" diye geçen bir diktatörlükle yürütüldü.

Bir kısım aydınımızın "solculuk" sandığı İnönücülük, tabii ki üretim araçlarının denetimini üretici yığınlara vermeyecek, acımasız bir devlet kapitalizmi uygulayacaktı.

Mustafa Kemal, kökeni Hititler'e dayanan bir ulus öngörmüştü, İnönü ise Yunan/Latin kültür değerlerine sahip devşirme bir topluluk...

İnönü'ye göre çağdaşlaşmak birtakım Grek filozoflarını okumak, Fransız musset havaları dinlemek, köy çocuklarına mandolinle menuetto çaldırmaktır.

Toplumuna ve halkına yabancılaşmış bir yönetici sınıfın tek parti diktatoryası sırasında ürettiği bu köhne ve yarınların dinamizmini taşımaktan uzak ideolojinin "solculuk" sanılmaması bile bir merhaledir aslında.

Yeter ki "sol tahayyül", Ahmet İnsel'in de belirttiği gibi, kendi üzerine daha fazla kapanıp, kulaklarını tıkamasın; kendi sayıklamasının sesini, yükselen toplumsal mücadelenin sesi sanmasın.

Çünkü, Türkiye solunun, daha doğrusu sollarının hakim ortak özelliklerinden ikisi, hâlâ devletçi ve milliyetçi olmalarıdır.

Ne yazık ki hâlâ...

Nuray Mert'in galeyanı

Nuray Mert, Medyakronik'te yayımlanan "Hıristiyanlık propagandası ya da sıradan sağcılık" başlıklı yazısında, fakire de dokundurmuş.

Diyor ki, "28 Kasım'da, M.Ertuğrul Yavuz imzasıyla yayınlanan yazı, bir durum tespiti yapmak için, o kadar gereksiz bir hamasete kapılıyor ki insan, ne diyeceğini bilemiyor. Yavuz da, olayı 'milli değerlere sistematik saldırı' olarak değerlendirdikten sonra, doğrudan Hıristiyanlığa sataşma ihtiyacı duyuyor."

Oysa, misyonerlik faaliyetlerinin milli değerlere sistematik saldırı olduğu değerlendirmesi bana değil, Zekeriya Beyaz'a aitti.

Zaten, bir alttaki paragraf "Böyle diyor Beyaz" şeklinde başlıyor. Nuray Mert'in dikkatinden kaçmış olmalı.

Beni asıl irkilten, Mert'in şu sözleri oldu:

"Aslında, yazar Beyaz'a da mesafe koyuyor ama, onun yaklaşımıyla Beyaz'ın yaklaşımı arasında ciddi bir paralellik var; her ikisi de dini hassasiyetten ziyade milliyetçi-muhafazakar sağ perspektifi yansıtıyorlar. Dünyayı, milli bütünlüğe zarar vereceği iddia edilen, sağ klişe tehditler çerçevesinde değerlendiriyorlar, bunlar söz konusu olunca üslup dahil herşey unutuluyor. Sıradan sağcılık, başka bir şey değil."

Hayret!

Tamamen "îronik" bir yazı yazdığımın anlaşılması için, her cümleyi parantez içinde ünlem işaretiyle mi donatsaydım acaba?

Ne sıkıcı bir iş!


11 Aralık 2001
Salı
 
MEHMET E. YAVUZ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED