T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Derinden bir yorum

Türkiye'nin "derinliklerinde" olup biteni iyi bilen birisiyle konuşuyordum. Sözünü ettiğim kişi, bizzat olayların içinde yaşayan, gelişmeleri zaman zaman birinci elden değerlendirme imkânına sahip biri.

İsrail istihbaratı

İşte anlattıkları: "1995'te İsrail'e gitmiştik. İstihbarat kademesinde temaslarımız oldu. Bize 'Orta Doğu'ya barış gelmeden, PKK terörü bitmez. Zira, İsrail, Orta Doğu'da, Müslüman âleminde ikinci bir çıban başının sürüp gitmesini istiyor' denildi. Irak, parçalı bir devlet olarak kalacak. Türkiye ile bazı Arap ülkeleri ve İran arasında Apo gerginliği devam edecek...."

O tarihten sonra, Türkiye ile İsrail çok yakın işbirliğine girişiyor. Bu işbirliği, Refahyol döneminde bile sürüyor.

İsrail, İran'a karşı hassas. Sadece İran değil, Lübnan'daki İsrail mevcudiyetini ortadan kaldırmaya çalışan Hizbullah ile, Filistin'de faaliyet gösteren Hamas örgütlerini de düşman olarak değerlendiriyor.

O sıralarda, İsrail'in başına, aşırı sağın desteklediği Netenyahu Hükûmeti geliyor. Aynı tarihlerde Türkiye'de Refahyol Hükûmeti kuruluyor. Ortadoğu barış sürecini hızlandırmak isteyenlerin arzu etmediği olumsuz bir tablo bu. Hoşnutsuzluk, Sincan'daki o meşhur gösteri ile tavana vuruyor. Hamas ve Hizbullah liderlerinin posterleri duvarlarda. İran Büyükelçisi'nin katılımı ve İsrail'e karşı atılan düşmanca sloganlar.

Sincan'da, bu olay üzerine tankların yürümesi, bir tesadüf değil. "Demokrasiye ince ayar" varolan tedirginliğin patlama noktasını teşkil ediyor ve Refahyol'un ipi çekiliyor.

İsrail'in şekillendirdiği Amerikan yönetimi de Refah iktidarını tehdit gibi algılıyor. Dönemin ABD Büyükelçisi Marc Parris'in 28 Şubat'a sıcak bakan tavrını hatırlayın. Amerika'daki JİNSA Yahudi örgütünün, İsrail ile ilişkileri geliştiren Çevik Bir'e verdiği "En büyük devlet adamı" ödülünü aklınıza getirin.

Gerçi Erbakan İsrail ile imzalanan anlaşmalara karşı çıkmadı. Ama, buna rağmen güven bunalımını aşamadı.

Tıpkı 27 Mayıs gibi 28 Şubat da, yurt dışından vize alan bir olay. Hatta, yurt dışından "ateşlenen" bile diyebiliriz.

Evet, devletin derinliklerini tanıyan dostumuz aynen böyle söylüyordu. Anlattıkları da zaten yaşanan hakikatlere tıpa tıp uyuyordu. İsraille yakınlaşma sonucunda, Refahyol'un da gitmesini takiben, Apo paketlenip bize verilmedi mi?

Erbakan ve Netenyahu bertaraf edildikten sonra, Ortadoğu'da Yaser Arafat ve Barak arasında barışın imzalanmasına ramak kalmıştı.

Kıbrıs ve AGSP

Dünden bugünlere gelerek muhatabımızın ilginç tesbitlerini aktarmaya devam ediyoruz.

Soruyorum: Kıbrıs ile, Avrupa Güvenlik Savunma Gücü konularında acaba Türkiye neden birden bire tavır değiştirdi? Daha düne kadar, hem Ecevit, hem de İsmail Cem, Kıbrıs'ın, Avrupa Birliği'ne alınması halinde, Kuzey Kıbrıs'ı ilhak edeceklerinden, üstelik, Avrupa Birliği'ne karşı da kesin bir tavır koyacaklarından söz ediyordu. Zaten, Kuzey Kıbrıs'ı ilhak anlamına gelecek bir adım atıldığı takdirde, bunun tabii sonucu, Avrupa Birliği'nden tamamen kopmaktı. Türkiye, Avrupa ordusunun, ülkemiz açısından hayati çıkar arzeden bize yakın coğrafi bölgelere müdahalesi durumunda, harekâta katılımı ve belli ölçülerde karar mekanizmasında yer almayı şart koşuyordu. Buna mukabil sadece, Avrupa Güvenlik Savunma Gücü'nün Türk - Yunan ilişkilerinde, Ege ve Kıbrıs'ta uygulamaya konulmaması şartını kabul ettirebildi. Bu kesin U dönüşünün ardında ne gibi gerçekler yatıyor?

Hükûmete çeşitli kanallardan gönderilen haber şöyle: "Siz blöf yapıyorsunuz. Böyle bir ekonomik sıkıntı içinde uygulanacak ambargonun yükünü taşıyamazsınız. Blöfünüzü sonuna kadar görmeye hazırız."

İşte bu yüzden "rest" deyip servetinin tümünü masaya süren hükûmet, gerçekleri hatırlayarak pas geçiyor.

U dönüşünün sebebi, ekonomik tutsaklık.

Kaldı ki, Türkiye'nin her imkânını seferber ederek, önündeki engelleri temizleyerek, Avrupa Birliği üyesi olmaya çalışması daha doğru. Karşılıksız blöflerle ancak macera çukurunun içine batabiliriz.

Ama gene de ambargo tehdidiyle boyun eğmek çok acı.

Alternatifsizlik

Muhatabımıza göre Amerika, daha sonraki gelişmelerden, özellikle İslâmcıların tesirinin artacağından endişe ettiği için, Irak'ta Saddam'ı tasfiye edip etmemekte tereddütlü. Üstelik, Saddam'ın dayandığı Baas Partisi, diğer Arap ülkelerinde de, etkili.

Irak'a vurulan darbe, zincirleme bir tesir ile diğer ülkelere de yansıyabilir.

Amerika'nın neden Arap ülkelerindeki, Cezayir'deki, Mısır'daki, Suudi Arabistan'daki antidemokratik yönetimleri desteklediği de ortaya çıkıyor. Çünkü, mevcut düzen yıkılsa, meydan Müslüman Kardeşler, İslâmî Cihat vs'ye kalacak. İstikrarı sağlayacak alternatifler yok.

Türkiye'de alternatifler

Tabii bütün bu tablo içinde Türkiye'nin konumu çok farklı. Acaba, ABD ve İsrail gerçeği görebiliyor mu? Yoksa Refah takıntıları halâ mı sürüyor?

Demokratik siyaset içinde dindarların yer alması, çeşitli düşüncelerin haksızlığa uğramadan serbestçe tartışılması bir zenginliği ifade eder.

Hele Mısır, Cezayir, Irak gibi ülkelerde kırk katır ve kırk satır arasına sıkışan tercihleri gördükçe, Türkiye'de alternatiflerin bolluğu karşısında derin bir memnuniyet duymamak elde değil.

1974'ten beri Erbakan ve arkadaşları iktidara ortak olmuştur. Üstelik o zamanlar, Erbakan tehdit olarak da değerlendirilmiyordu. Kimse, "gelirse gitmez, ülkenin temel nizamını değiştirir" gibi de düşünmüyordu. O günlerde, MHP, CHP'li Ecevit tarafından faşizmin temsilcisi olarak görülüyor ve şiddetli bir dille eleştiriliyordu.

İran devriminden sonra, Humeyniciliğin bizim ülkemize de yansıyabileceği endişesi doğdu. Refah'ın 1994'te büyük şehirleri, 1995'te de parti sıralamasında birinciliği elde etmesiyle, kaygılar tırmandı. Kaygıların şekillenmesinde, İsrail'in de parmağı olduğu anlaşılıyor.

Erbakan'ı harcayan Türkiye, "Apo" ödülünü aldı. Bu ödül Ecevit'in iktidara gelmesine katkı sağladı.

Ama acaba Ecevit'in iktidarından Türkiye kazançlı mı çıktı?

Ecevit sonrasını gene tepeden inme şekillendirmeye çalışanlar var. Dış destekli Derviş'i de içine alacak bir yapılanma. İngiltere'de Tony Blair'inkine benzeyen güleryüzlü bir sol. Ve "Tayyip Erdoğan'a en fazla muhalefet rolü verilir" deniliyor.

Herkesin bir hesabı var da... Seçmenin bu hesapları alt üst ettiği çok görülmüştür.

Hafta sonu, Ankara'daydım. Hukuk ve Demokrasi Kurumu'ndan "Demokrasi" ödülü aldım. Bu toplantıda sarf edilen güzel bir sözü sizlere nakletmek istiyorum. Kendisi de ödüle lâyık bulunan gazeteci arkadaşımız Fehmi Çalmuk söyledi: "Asaleti Hanedan verir, itibarı millet verir."

Tepede ne hesap yapılırsa yapılsın, seçimde, son söz milletin olacaktır.


11 Aralık 2001
Salı
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED