|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye krizlerden öte bir durumu yaşıyor. Bu, gelen gidenin vurduğu bir ülke haline gelme durumudur. Resmen kişiliğimiz ayaklar altına alınıyor. Biz gerçekten egemen bir ülke miyiz, bizi gerçekten içimizden çıkan insanlar mı yönetiyor, biz millet olarak gerçekten ülkemiz hakkında hala bir söz söyleyebilme hakkına sahip miyiz? Yoksa sel üstünde kütük misali sürükleniyor muyuz? Bu sorulara hak verdirecek bir ezilişi yaşıyoruz. Krizden öte bir burun sürtülmesi bu. En kötüsü de içimizden birilerinin bu vakıayı meşrulaştırıcı bir üslupla "Biz aslında bundan daha ötesine layıkız"söylemine sarılmasıdır. Sanki "Her şey meşru, yeter ki bir ayağında Türkiye'yi küçümsemek bulunsun" gibi bir haleti ruhiyeyi yansıtıyor bu. Yüksel Yalova, özelleştirmeden sorumlu bakan olarak Enis Öksüz'le kavgalı olduğu günlerde el üstündeydi. Çünkü Enis Öksüz Telekom konusunda direniyor, Yüksel Yalova ise, satışların sözcülüğünü yapıyordu. Telekom'da Yalova ile elele ve Derviş desteğinde Enis Öksüz'e diz çöktürüldü. Sonra IMF'ye verilen sözler çerçevesinde tütüne sıra geldi. Tütün Yalova'nın seçim bölgesini ilgilendiriyordu. Yalova, her nasılsa tütün işinde küçük iki "yerli"cümle kurdu ve, akşama kalmadan defteri dürüldü. Dün Öksüz karşısında onun yanında yer alanlar, şimdi neredeyse onun ipini çekme yarışına soyundular. "Men dakka dukka" deme lüksümüz bile yok, çünkü ortada ülke adına gerçekten dramatik bir durum var. Başbakan'ın açıklaması "ibret olsun, diğer bakanlar ayaklarını denk alsın" üslubunda. "Ya da sesini yükseltenin canına okunur" diye okunabilecek bir tehdit. Orada, Ziraat Odaları Başkanı tütün için boğazını yırtıyor, geliri tütünden olan 2 milyon insan için çırpınıyor ama, Yalova'nın işini bitirenler tütün işine de bitmiş gözüyle bakıyorlar. Meclis'te işler "kabul edenler-etmeyenler-edilmiştir" otomatikliği içinde seyrederken, kim takar meslek örgütünü... İnanmayanlar RTÜK olayında Meclis'in nasıl ezildiğine baksınlar... İktidar grubu içinde çıplak bir farklılaşma söz konusu: Liderlerine rağmen red oyu verenler var, liderlerine rağmen oylamaya katılmayanlar var ve liderleri istediği için "eli mahkum" psikolojisi içinde hareket edenler var, bir de gönüllü destekçiler... Gönüllü destekçilerin çok sınırlı olduğu ve her maddenin ancak "kerhen oylar"la geçtiği ayan beyan ortada... Ve RTÜK tasarısı Meclis'in itibarını yok edici bir içimde ilerliyor. Milletvekilleri bu yasanın bugün, bunca yoğun mesai içinde neden gündeme geldiğini bile izah edecek durumda değilken "evet" oyu kullanıyorlar. Şimdi tam "Bizi bu havalar mahvetti" mısraını okumanın zamanı. Farkında mısınız, "Bu Meclis'ten her şey geçer" havası içeriye dışarıya egemen olmaya başladı. ABD Hazine Bakanı Yardımcısı John Taylor, "IMF kredisinden önce Türkiye'nin belli koşulları kabul etmesi için son derece ısrarlı olduk" demiş. Gazete bunu "Türkiye'ye kredi için koşul dayattık" başlığı ile veriyor (Hürriyet, 3 haziran 2001). İşte bu Amerika'dan görünüşümüz: Dayatmalar ülkesi... Memur maaşları gündeme geldiğinde, memur sayısının çokluğundan, devletin memur sayısını azaltması, zam istemek yerine iş sahibi olduğu için şükretmesi gerektiğinden söz açılıyor, ve vergi mükelleflerine "bu para sizin cebinizden çıkacak" mesajı gönderiliyordu. Vergi mükellefleri memur zammına karşı tavır koyacaklar. İşçi maaşları gündeme geldiğinde, memur maaşlarının işçiden 2,6 kat daha az olduğundan söz açılarak, memur işçiye karşı kışkırtılıyor. Çiftçinin hububat fiyatları gündeme geldiğinde şehirde ekmeği tüketenin önüne ekmek zamları konuluyor. Birinci programın çöpe gittiği günlerde IMF eleştirilerin hedefi idi. Ama sonra para için yeşil ışık yakma yetkisinin onda olduğu fark edilerek iman tazelendi ve IMF yeniden puta dönüştü. Şimdilerde boynunu ipe vermek isteyen IMF'ye toslasın demek mümkün. Ya da sırtını IMF'ye dayayan bu sahte ilahın sözcülüğüne soyunuyor. Hiçbir şeyi tartışamıyoruz, yani çiftçi de, memur veya işçi de, ne bileyim Öksüz veya Gökalp de, Yalova da haklı olabilir mi diye kimse düşünemiyor. IMF kaynaklı dogmalar her şeyi belirlemeye, muhalif her şeyi biçmeye yetiyor. Şimdilerde bağımsızlıkla ilgili sözler kaka. Çiftçiden, memurdan, işçiden, işsizden bahsetmek, neredeyse cüzzamlılardan bahsetmek gibi bir şey. Bakıyorsunuz, IMF kurallarını kutsayanlar, bu kesimlerden bahsederken, adeta onlarla aynı ülkenin insanı olmaktan utandıklarını hissettiriyorlar. Sanki yük ülke için bunlar, sanki fazlalık... Doğan her çocuktan utanıyoruz. Kıbrıs'ı andığınızda "AB ile ilişkilere ihanet" etmiş oluyorsunuz. Kurtlukta kanun, düşeni yemektir, kapitalizmde altta kalanın canının çıkması... "Hiç kimse Türkiye'de altta kalanlardan sorumlu değil. Onlar sistemin ıskartaları... Olmasalardı." Siz onlara, kendi insanlarınızın zayıflarına "olmasalardı" derseniz, dünyada da birileri Türkiye'ye "olmasaydı", diyecektir. Çünkü Türkiye de, bir yerde dünya sisteminin ıskartası gibi görülüyor. Birilerinin Filistinliye "olmasaydı", dediği gibi, Çeçenlere, Keşmirliye, Bosnalıya, Kosovalıya... Evet, kriz çok sarsıcı. Ama daha sarsıcı olan sizin kendinize olan saygınızı kaybetmeniz. Kuru ekmek ve acı soğana talim etmenin, IMF kredilerinden daha sağlıklı olduğunu idrak edeceğimiz bir noktaya doğru hızla sürükleniyoruz. Çünkü dibe vurduğumuz bir noktada, onurun ekmek kadar aziz olduğunu hatırlayacağız. İçerdeki yalakalar ne kadar bize ıskarta ve peşinden manda zihniyeti telkin ederse etsin...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |