|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Demokrasinin "gelişmesi" ile siyasetin alanının "genişlemesi" arasında kurulan ilişkinin belirlenmesine karşılık ilginç cevaplar türemeye başladı. Bu cevaplar tam aksi hatta durarak, krizlerin sebebinin, "siyasetin Türkiye'de aşırı önemsenmesi" olduğunu ifade ediyor. Türkiye'deki yönetim krizinin sebebinin, gelişen yeni olaylar karşısında "modeller" geliştirememek olduğu çok açık görünüyor artık. Siyasetin kötü uygulama örneklerinin gösterildiği her durumda, Türkiye "iyi siyaset"i kavramlaştırma konusunda aşama katedemiyor, tam tersine, "krizi derinleştirerek" siyasi pozisyon ve ekonomik üstünlük elde edenler biraz daha mevzi kazanıyor. Dolayısıyla, siyasetin kötü uygulamaları "taammüden" gösterilerek, siyaset biraz daha etkisizleştiriliyor. Böylece siyaset kurumu, gelişen olayları, "modeller" türeterek konumlandıramıyor ve krizlere teslim ediyor ülkeyi. Buna karşılık geliştirilen mantık ise çok dikkate değer... Küreselleşen dünyada bir ülkeyi yönetmenin artık sadece "teknik" bir mesele haline geldiği pompalanıyor. Siyasetin tabiatında olan "tercih kullanma hakkı ve gereği"nin dışlanmasına dayanıyor. Hatta siyasetin tabiatını inşa eden özelliklerin, "teknikleştirilen yönetim anlayışı gereği", bir ülke için zararlı olduğu her fırsatta ilan ediliyor. Bir ülkeyi yönetmenin, küreselleşme gereği, artık sadece "teknik" bir mesele olduğu ve yönetimi "siyasetsizleştirme"nin krizlerin önüne geçmek için tek yol olduğu iddiası, bir "siyasi masal" tabii. "Küresel siyaset"in "belirleyicileri"nin, kendi siyasetlerini, başka ülkelere "teknik zorunluluk" gibi kabul ettirmelerine dayanıyor bu denklem. Küreselleşmenin hiçbir şekilde objektif bir süreç olmadığını belirlemiş oluyoruz böylece. Küreselleşmenin bütün sonuçları belli bir tarafın siyasi üstünlüğünün tartışma alanından bile çıkarılması amacına dönüktür. Küresel siyaseti belirleyenlerin tercihlerinin, bütün siyasi birimlere ve tüm siyasi varlıklara dayatılmasıdır. Bu durumda küreselleşme adına ulusal politikaların zayıflatılması, "küreselleşmenin öznesi olan ülkeler" ile "küreselleşmenin nesnesi olan ülkeler"e farklı yansımaktadır. Bu dayatma tabii küresel siyasetin çok incelikli metodlarla örtülmesi yoluyla çalışıyor. Böylece küreselleşmenin nesnesi olan ülkeler, küreselleşmenin öznesi olan ülkelerin siyasetlerini "teknik" bir zorunluluk gibi algılamakla karşı karşıya bırakılıyor. İşte tam da bu noktada Türk siyasal hayatının koordinatlarını ve etkinliğini iyi belirlemek gerekiyor. Türk siyasal hayatı bu bakımdan iki yönlü bir kuşatma altındadır. Bir yandan son krizle beraber Türkiye "uluslararası dinamikler"le "uluslararası dayatmalar"ın birbirine karıştırıldığı bir konjonktür tarafından kuşatılmıştır, öte yandan iç tehdit algılarının aşırılaştırılması yoluyla siyaset sürekli zemin kaybı ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bu noktada küresel siyasetlerin ekonomik talepleri, Türkiye'nin önüne son krizle beraber en keskin biçimde, mutlakçı yöntemlerle koyulmaktadır. Siyasetin bu mutlakçılığa direnişi ise, ülkeyi yönetmenin artık ekonomi ile sınırlı "teknik" bir düzeye indirgenmesinden dolayı etkisizleştirilmektedir. Zaten siyaset iç tehdit algıları yüzünden epeyce "sınırlı" ve "dar" bir alana hapsedilmiştir. Küresel siyasetlerin mutlakçı taleplerinin son krizden kalkarak daha da yoğunlaşması yüzünden, siyaset mevcut dar alandan bile daha sıkışık bir konuma ötelenmektedir. Böylece Türkiye kendi varlığı ile küresel siyasetlerin gerekleri arasında "gerilmektedir". Küreselleşmenin kaçınılmaz bir gerçek olduğu bir dünyada Türkiye'nin bu gerilime ötelenmesi hem kendisi hem de ait olduğu "stratejik havza" için büyük sorunlar doğurmaktadır. Bu gerilimden kurtulmanın tek yolu, "siyaset"i zayıflatıp, siyaset-dışı tekniklerle içeriklendirilmiş "idare"yi güçlendirmeye son vermektir. Dolayısıyla, son krizden sonra "siyaset"e dönük taarruzlara dikkat etmek gerekir. Siyaseti suçlamak adına ortaya çıkan ve krizin sebebi olarak siyaseti göstererek, "siyasetle ekonomiyi ayırma" başlığı altında ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye'yi daha çok germekten başka sonuç doğurmayacaktır. Siyaseti etkisizleştirmek adına, son krizin siyasetin aşırı etkili olmasından kaynaklandığı söylemi, sadece Türkiye'nin toplam "gerilim katsayısını" artırmaktadır. Sorun tam tersi noktadadır. Siyasetin alanı Türkiye şartlarında çok dardır ve kriz buradan çıkmaktadır. Türkiye şartlarında, bırakın mevcuta göre kıyaslamayı, "siyaset", Batı ile kıyaslamaya göre bile çok daha fazla manevra alanına sahip olmalıdır. Siyasetin Türkiye'de aşırı önemli olduğunu söylemek, Türkiye'yi kimi siyasetlerin mutlakçı tavırları karşısında daha "teslimiyetçi" hale getirmekten başka sonuca hizmet etmez. Siyasetin alanının genişlemesi ile artık sadece demokrasi arasında değil, Türkiye'nin "özgüllüğü" arasında da doğru bir orantı vardır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |