|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir 'Irak telaşı' var. Kimi zaman artıyor, kimi zaman eksiliyor ama 11 Eylül'den bu yana hiç ortadan kalkmıyor. En 'telaşlı'ların başında Türkiye'deki bazı çevreler geliyor. 'Telaş', şu sırada Afganistan'ın üzerinde odaklanmış bulunan gelişmelerin, günün birinde dönüp dolaşıp Irak'ın üzerine çökme ihtimali ile ilgili. 11 Eylül'ün hemen ertesinde, başta 'teorisyen' konumunda bulunan Amerikan Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz olmak üzere, Amerikalı bazı yetkililer, Irak'ı sıkça telaffuz ettiler. Yani, söz konusu 'telaş' pek de temelsiz sayılmaz. Son olarak Amerika'nın Florida eyaletinde Tampa'da bulunan Afganistan harekatının 'eşgüdüm karargahı'na Ürdün'ün de davet edilmesi ve NATO Genel Sekreteri John Robertson'un, 11 Eylül'ün arkasında 'sadece El-Kaide'nin bulunmuyor olabileceği'ni söylemesi, 'Irak telaşı'nı yeniden kamçıladı. Bu arada, NATO Genel Sekreteri'nin sözlerini, 'sadece' sözcüğünü unutarak ve 'Bu işin arkasında Usame bin Laden ve El-Kaide yok demek istedi' gibi anlamayı seçerek, anlamsız bir yoruma sapanlar da oldu. Kendi kanaatlerini John Robertson'a doğrulatmış olduklarına kendilerini ve çevreyi inandırmak istiyorlar. Beyhude çaba. Bir kere, Robertson'un sözlerinden bu anlam çıkmaz. Çıkamaz. Zira, NATO'nun 5.maddesi yürürlükte ve üstelik Türkiye'nin ardından Almanya, İtalya, Norveç gibi NATO ülkeleri de, İngiltere ve Fransa'nın yanısıra El-Kaide'yi barındıran Afganistan'daki Taliban rejimine karşı askeri alanda yürütülen mücadeleye 'kara kuvveti' göndermeye hazırlanıyorlar. NATO Genel Sekreteri'nin söz konusu sözlerini, gelişmelerin Irak'ı içine alacak bir hedefe doğru yönlendirilmesi olarak yorumlayanların ruh hali daha ilginç. Akla hiçbir başka ülke gelmeyip, mutlaka Irak'ın gelmesi daha da ilginç. Akla niçin hep Irak geliyor? Çünkü, Irak 'sabıkalı' ve çünkü Irak'taki Saddam rejimi ile 1991'deki Körfez Savaşı'ndan bu yana 'kapanmamış bir hesap' söz konusu. Demek oluyor ki, 11 Eylül 2001 sonrası harekete geçen ve yeni bir 'uluslararası sistem'i dizayn etmeye doğru yol alan 'dinamikler' eninde sonunda 'Saddam istasyonu'na da uğrayacaklar. Bundan kaçış yok. O yüzden herkesin 'hesabını' bu 'olgu'ya göre yapmasında ve sürekli olarak bu 'telaşla' yaşamamasında yarar var. Evet, ergeç Saddam rejimi ile hesaplaşılacak. Bundan kaçış, kurtuluş yok. Bu bakımdan, Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın 'şu anda Afganistan'la ilgili olandan gayrı bir askeri harekat planı yok' demesinin bu 'mukadder sonucu' ortadan kaldıracak güçte bir değeri de yok. Powell, muhtemelen 'doğru' söylüyor. Ama, bu, 'bugün için' geçerli. 'Yarın' açısından, Irak'a bir 'dokunulmazlık garantisi' sağlamıyor. Ancak, Saddam rejimini devirmeyi hedef alacak geniş çaplı ve boyutlu bir harekat, birkaç hafta veya birkaç ay kadar yakın da değil. Bunun olabilmesi için, bazı 'ön şartlar' gerekiyor. En başta, Filistin sorununun bir şekilde 'çözüm rotası'na oturtulması ve 'müzakereler' canlandırılması, bunun 'ön şartı'… İkincisi, İran'ın bir biçimde 'uluslararası sistem' içine yeniden çekilmesi. Üçüncüsü, Suudi Arabistan'ın 'devre dışı' ve Mısır'ın 'zapturapt altında' tutulması. Bu kez şartlar, 1990-91'den farklı ve sözü edilen bu 'ön şartlar' gerçekleşmeden, Irak'ta Saddam Hüseyin'ı hedef alacak bir harekatın başlatılması şu günden bakıldığında pek gerçekçi gözükmüyor. Ama işin şu yönü pekala 'gerçekçi': 11 Eylül 2001'le birlikte 21.Yüzyıl 'siyasi tarih anlamında' başlamıştır ve bu 'yeni dönem' zarfında mutlaka ve mutlaka ve özellikle 'İslam coğrafyası'nda bazı rejimler değişecek ve mutlaka ve mutlaka ve özellikle 'İslam coğrafyası'nda bazı harita değişiklikleri de olacak. Tarihten kaçamazsınız ve tarihin ilerleyişine engel de olamazsınız. Bunlar olacak. Bazı rejimler değişecek ve harita değişiklikleri olacak. Türkiye'yi Irak'a ilişkin 'telaşlandıran' ne olabilir? Cevap belli: Harita değişikliği. Yani, Kuzey Irak'ta bir bağımsız Kürt antitesinin ortaya çıkması. Ancak, bu bir 'ihtimal' ve asla 'kesinlik' taşımıyor. Kesinlik taşıyan, Saddam rejiminin devrilmesi. Bu ise, mutlaka 'harita değişikliği' anlamına gelmiyor. 'Mesele'ye şu açıdan da yaklaşılabilir: Irak'ın toprak bütünlüğü korunarak, Bağdat merkezli bir yeni rejimde Kürtlerin ağırlığının artması, Bağdat üzerinde Türkiye nüfusunun da artması anlamına gelecektir. Demokratik ve Avrupa'ya 'entegre' bir Türkiye için, bu istenmeyecek bir sonuç niçin olsun? Zihinleri zorlamakta yarar var. En kötüsü, uluslararası ve bölgesel statüko zeminine göre zihinleri ayarlı tutmaktır. Böyle bir durumda, kaçınılmaz tek yol olarak 'reaksiyoner' konumda bulunmak kalıyor. Aksiyon, reaksiyonu mutlaka bertaraf eder. 'Reaksiyonerlik', akıllıca bir konum değildir. Tarihin gidiş yönünü değiştiremezsiniz. Ama gidiş yönüne kendinizi ayarlayabilir ve hatta ona 'müdahale' edebilirsiniz. Irak'a ilişkin olarak, Türkiye'nin geleceğindeki tercih de budur. Yani, Saddam Hüseyin rejiminin ayakta tutulması mümkün de olmadığı -üstelik gerekli de olmadığı- için, yeni Irak'ın ve yeni Ortadoğu'nun oluşumuna 'müdahil' olmak. 11 Eylül'den itibaren hiçbirşeyin 'eskisi gibi' kalamayacağını, 11 Eylül günü daha İkiz Kuleler'in dumanları tüterken yazdığımız ve 12 Eylül'de yayınlanan yazımızda dile getirmiştik. O gün bugündür bu 'olgu'nun altını çiziyoruz ve bu basit saptamamız her geçen gün doğrulanıyor…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |