|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Nar ağacı narsız olur mu?
Kalemini hep naif, kırılgan alanlarda dolaştıran ama ayakları yere basan, sahici bir bakışın sahibi o. İçimizden / bizden bulduğumuz kahramanların hikayesini, gizleri şeffaflaştıran detaylarla anlatan, incelikli nüktedanlığı ile okurun yüzünde bir tebessüm yayılmasına neden olan bir yazar Mustafa Kutlu. Bir diğer kalem ustası Ahmet Turan Alkan'ın deyişiyle Kutlu'nun hikayeciliği "müseccel marka"; hikayeciliğimizin yüz akı. Bize dair hallere bizim kelimelerimizi giydiren adam o; bir hal ustası. Damaklarda müthiş lezzetli bir kamaşmaya neden olan Uzun Hikaye'nin ardından, yazarın uzunca bir zamandır beklenen hikaye kitabı "Beyhude Ömrüm" geçtiğimiz ay, yazarın diğer kitapları gibi Dergah Yayınları arasından çıkmıştı. Yine çok tanıdık, yine kendini bir çırpıda okutan bir kitapla karşı karşıyaydık. Sıcacık akıp giden bir filmi izler gibiydik. Çabucak okuduk ve hikaye biter bitmez özledik kahramanlarını da, anlatıcının o eşsiz anlatışını da. Beyhude Ömrüm'de, olmayacak denilen yerde kurduğu meyve bahçesinde ille de 'nar ağacı' yetiştirmeye çalışan, ölürken bile üzerine "beyaz meyve çicekleri" yağan Yadigâr'ın hikayesini anlatan yazarın (ki kendisi de kurduğu bir bahçede domates yetiştirme hayalini içinde saklı tutuyor) kitabı üzerine, okuyan herkesin söyleyecek o kadar çok şeyi var ki! Beyhude Ömrüm üzerine, Türk hikayeciliğinde çok önemli bir yere sahip olan yazarı üzerine bundan sonra, bu güne kadar söylenenlerden çok daha fazla şey söylenecek, yazılacak kuşkusuz. İlk değerlendirmeler, eleştiriler, çözümlemeler, övgüler çoktan gelmeye başladı bile. Bu yüzden bize, aradan çekilip söylenenleri (Eleştirmen Ömer Lekesiz, şair-psikiyatrist Kemal Sayar ve hikayeci- yazar Ahmet Kekeç) sizlere aktarmak düşüyor. İlk değerlendirme "Son İyi Şeyler" adlı hikaye kitabı Perşembe Kitapları'ndan yeniden yayınlanan Ahmet Kekeç'te: Yeşilin ateşiyle... "Beyhude Ömrüm, ülkemizi, tarihimizi, coğrafyamızı, sosyolojimizi, kısacası hal-i pür melalimizi anlatan bir kitap. Mustafa Kutlu, 'Bir bahçe kuracağım ki, şânı yedi köye yayılacak!' diyen ve yıllarca uğraşarak ıslak bir kayayı parçalayıp 'su'ya, nihayetinde 'yeşil'e ulaşan, ama bu tutkusunu kentin iğvasına kapılmış gelecek kuşaklara aktaramayıp realiteye teslim olan Yadigâr'ın öyküsünü anlatırken, 'sevgili ve acıklı yurdumuzun' saklı tarihinden kesitler de sunuyor. Hüzünlü, acı, insanı allak bullak eden bir öykü aynı zamanda... Kutlu bu kitabıyla, sözün bitmediğine, 'yeşilin ateşini içinde taşıyanların' tükenmediğine/tükenmeye-ceğine dair umutları 'yeniden' yeşertiyor." Ömrü beyhude değil ki! Şimdi ise söz sırası şair ve psikiyatrist Kemal Sayar'da: "Mustafa Kutlu modernleşmeyle sökün eden yalnızlığı, cemaatten kopuşu, sahici ilişkilerden uzaklaşmayı, insanın aidiyet hissinin darmadağın olmasını yıllardan beri büyük bir ustalıkla anlatıyor. Son kitabında da benzer temalar bu kez köy-şehir ya da baba ocağı -gurbet ikileminde kendini gösteriyor. Öykünün başkişisi 'sahici ben'ini yitirmemiş, otantik varoluşuna sıkı sıkıya bağlı bir kişi ve bunun en önemli göstergelerinden birisi de onun tabiata, saf ve katıksız varlığa duyduğu sevgi. Toprak ve bahçeye olan düşkünlüğün fıtrattaki asli varoluşu, Tanrısal olana yakınlığı remzettiğini sanıyorum. Toprağın antagonisti asfalt, ocağa sahip çıkmanın antagonisti de yıllardan beri nesilden nesile aktarılan değerleri hiçe sayarak gurbete çıkmaktır. Öykü kahramanı kendi seyri sülukunu toprakla ve bahçeyle olan rabıtasıyla sağlayan, iç dinginliğine erişmiş, arzu nesnesinde adeta eriyerek fenaya karışmış bir derviş kişi. Onu en iyi anlayanlardan birinin köyün yarı meczup dervişi olduğuna şaşmamalı. Öykünün bütünü, bir kaya parçasından sızan suyun koca bir bahçeye hayat vermesi gibi, Tanrısal özüne sadık kalan ve onun izini süren kişinin, sonunda hayatını bir cennet bahçesine dönüştürebileceğinin bir alegorisi olarak okunabilir. Kutlu'nun kahramanı çile çekerken de can verirken de mutmaindir. Psikoloji dilinde söylersek, o 'kendini gerçekleştirmiş' insandır. Yadigar bize neyi yitirdiğimizi hatırlatır. Böylelikle Kutlu metinleri sıradan bir metnin ötesine taşar, okura yeni açılımlar veren, onu farklı ruhsal yaşantılara taşıyan bir nefs tezkiyesinin kapılarını aralar. Kayadan sızan su, 'yokuşa akar', 'içimizdeki yoksulluğu' giderir, bir 'sır'ra işaret eder, 'tahammül'ün simgesi olur. Bir alt düzlemde öykü Türkiye'nin macerasıdır: kahramanın antagonistleri aç gözlü, tamahkar kişilerdir. Özüne yabancılaşmamış, aidiyet hissi dipdiri, inşa eden Yadigar ile kişisel çıkarlarını her şeyin önüne koyan, yıkan/yakan Muhtar bize soylu güçsüz ile soysuz güçlünün diyalektiğini verir. Gücünü fıtratına sinmiş olan temizlikten alan, 'yerli' Yadigar; iktidarın gücünü arkasına alan, 'yabancılaşmış' muhtar karşısında gerilemez, davasından dönmez. Muhtar son nefesinde onu çağırtarak kendi varoluşundaki asli unsura dönmek ister. Yadigar, adı üstünde, bu ülkenin kültürel belleğini, muhtar ise bugünkü yozlaşmış durumu simgeler gibidir. Yadigar'ın ömrünün beyhude olduğuna kim inanır?" Beyhude Ömrüm üzerine
ÖMER LEKESİZ
"Islak kayanın önünde uzanan toprak parçasına bakarken" doğan hayalini gerçeğe dönüştürüyor Gülpaşa Çavuş'un oğlu: Kayadan su çıkartıp, önünde uzanan toprak parçasını bahçe eyliyor. Bu aynı zamanda Beyhude Ömrüm'ün çerçeve öyküsü. Doğrudan çerçeve öykünün içinde oluşan veya dönüp dolaşıp onun alanına giren diğer öykülerle tümleniyor Beyhude Ömrüm; Berber Hacı, Tahsildar Atıf, Muhtar Halil, Emrullah Hoca, Deli Derviş, Hediye, Şahin, Hakim Enis, Zembil Cemil... vd. mücadeleleriyle, hırslarıyla, özlemleriyle, düğünleriyle, ölümleriyle, sevinçleriyle, acılarıyla, yengileri ve yenilgileriyle, göçleriyle, rahat ve huzurlu yeni ortam arayışlarıyla hayatı kucaklıyorlar. Beyler eliyle imar edilen, beylerin torunlarının göçüyle, tam tamına Sezai Karakoç'un "İz" adlı öyküsündeki olguya tâbi olan o önemli "kişi"yi yani kasabayı da unutmamalı elbette. Beyhude Ömrüm'de anlatılanlar ana hatlarıyla bunlar. Nasıl anlatıldıklarına gelince: 1- "Menkıbe Retoriği" diyebileceğimiz bir retorik hakim; rahat, düz söyleyişli bir halk dili, sade, kendiliğinden kurulan bir dil... Bu sadelik içinde "yazınsal dil"e bağlı kalınarak, türkü sözleriyle, orijinal deyişlerle, deyimlerle daha da zenginleşen "Kutlu Dili" yine yenilenerek hakim kılınmış. 2- "Romantik rüşvet"e kesinlikle başvurulmaksızın, narla, nüfus cüzdanının arasında kurutulmuş nar çiçekleriyle, kuşburnuyla, yaban gülleriyle, zerdalilerle.. iih. bir dantele gibi işlenmiş pastoral yapı, doğrudan metnin estetik çerçevesini de belirlenmiş. 3- "Bununla bağlantılı olarak mevsimlerle olaylar/olgular arasında birebir mütekabiliyet kurulmuş... Örneğin, yaz günlerinin doğal hareketliliği içinde zor işlerin üstesinden gelme psikolojisiyle yeni iş arayışları başlamış ve benanlatıcı tabiatın ölü zamanında, dirilen bir tabiat hülyasıyla ölüme yani ebedi hayata yürümüş. 4- "Kutlu'nun diğer öyküleri için ısrarla vurguladığım "ressam bakışı" bu metinde de geçerli kılınmış. Tarladan başlayıp, çevreden, köyden, "...gidinin kuşları"ndan, sonra tekrar çevreden derlenen tablolar, Van Gogh'un Alpilles manzaralarına, Bulutlu Gökyüzü Altında Buğday Tarlası, Kargalı Buğday Tarlası vb. tablolarına bağlanmış. Bir farkla ki, Mustafa Kutlu sarıyı değil yeşili daha çok sevmiş; Gülpaşa Çavuş'un oğlunu hep yeşile yöneltmiş. 5- "Şehir, kent ve köy yaşayışına mahsus eleştirilerle, CHP, Demirkırat, Amerika eleştirileri "kendiliğinden eleştiriler" olarak metne yedirilmiş. 6- "Örtülü sosyolojik çözümlemeler aracılıyla toplumsal değişim, gelişme ve göç olgularına felsefi bir içerik yüklenmiş: Değişmeyen değişme, değişmez tükeniş (kıyamet) olgusuna bağlanmış. 7- "Özellikle Derviş'in ve Emrullah Hoca'nın şahsında kimi pedagojik amaçlar dışlaştırılarak, Ahmet Mithat Efendi'den Kemal Tahir'e ulaşan o "milli-edebi tutum"a dahil olunmuş. "Beyhude Ömrüm" roman mıdır, öykü müdür?" sorusuna da cevap vermeli mi? Mustafa Kutlu'nun bir dil sevdalısı olduğunu biliyorum. Bu bilgime yaslanarak, onun da tıpkı Halit Ziya gibi sevdalısı olduğu bu dile "hörmeten", anlatısına "hikâye" dediğini sanıyorum. Bu tespitime rağmen hâlâ roman mı, öykü mü diye soracak olanlara son olarak şunu söyleyebilirim: M.Ş.E.'ın "Ayaşlı ile Kiracıları" ya da Çehov'un "Bozkır"ı ne kadar romansa, Mustafa Kutlu'nun "Beyhude Ömrüm"ü de o kadar romandır.
|
|
|
|
|
|
|
|