|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Soğuk Savaş döneminin sona erdiği doksanlardan bu yana dünya yeniden yapılanıyor. Güç dengeleri değişiyor, ülkelerin siyasal sistemleri yenileniyor, büyük devletlerin nüfuz alanları yeniden belirleniyor, ekonomik alanda yeni yöntemler devreye giriyor, ulusallıkla sınırlı yapılar yerlerini global yapılara bırakıyor... Nerede ise her bir devlet ve toplum hedeflerini gözden geçirip dünyanın yeni gidişine uygun değişiklikler yapıyor. Bu dönüşümü önceden tahmin edenler ve buna uygun değişiklikleri başarıyla gerçekleştirenler giderek hızlanan bir mesafe kat ediyorlar. Dünyadaki konumları ve ilişkileri yenileniyor; üretimleri artıyor, refahları yükseliyor, etkinlikleri gelişiyor, bir anda öne geçiyorlar. Dönüşümü ve değişikliğin eğilimini anlamayanlarsa yerlerinde debeleniyor, mesafe almak şöyle dursun giderek yarıştan kopuyor ve geriliyorlar. Başlarını sıkıntılardan, dertlerden ve bunalımlardan kurtaramıyorlar. Bu söylediklerimiz bur kurgu değil, yaşanan sürecin çıplak bir gözlemidir. Olaylara biraz geriden ve global temelde bakan birinin bundan farklı bir tespit yapması mümkün değil. Türkiye sürecin neresinde?
Türkiye bu süreçte nerededir sorusu önemlidir. Bir an Sovyetler Birliği'nin çöktüğünün ilan edildiği 1989'un sonların doğru başlayan olayları hatırlayın. Berlin Duvarı yıkılıp tüm dünyanın gözleri Avrupa üzerinde odaklandığında herkes büyük bir heyecan içindeydi. Bu olayın tetiklediği gelişmeler dünyada pekçok şeyi değiştirdi, hâlâ da değiştirmeye devam ediyor. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle yeni oluşumlar, yeni gelişmeler, yeni anlayışlar ve yeni yapılanmalar öne geçti. Soğuk Savaş gereklerine göre şartlanmış ve bunun dışında bir yapı için hazırlığı olmayan bizim gibi devletlerin nasıl bir şaşkınlık yaşadıkları ve yeni gelişmelere direndikleri bugün daha bir açıklıkla görülüyor. Bütün yanlılığınızı bir yana bırakarak bir an için şu on yıllık dönemi bir değerlendirin. Türkiye olarak bu sürede hangi alanda mesafe aldık, hangi konuda on yıl öncesine göre daha ileriye gidebildik, hangi sahada dünyanın gidişine uygun bir tavır geliştirebildik? Maalesef bu soruların hiçbirine olumlu bir cevap bulamıyoruz. Evet, bir yıldır çok ciddi bir buhran yaşıyoruz ve bu giderek derinleşiyor. Artık bu bir kriz veya buhran değil normal bir durum haline geldi. Ben buna olağanüstülüğün olağanlaşması diyorum. Aslında bu durum sadece ekonomide değil tüm toplumsal alanlarda olağanüstülük olağanlaşmış bulunuyor. Bu nedenle ciddi bir gerileme yaşıyoruz. Fakat bunu bir yana bırakalım, bir yıl öncesinden geriye bakarsak yine mesafe aldığımız bir alan bulabilir miyiz? Clinton TBMM'de ne demişti?
ABD'nin eski Başkanı B. Clinton'un Türkiye'yi ziyaretlerinde TBMM'de bir konuşma yapmıştı. Bu konuşması büyük yankı uyandırmış herkesin geniş ilgisini çekmişti. Herhalde hatırlıyorsunuzdur? O konuşmasından hâlâ zihinlerimizde kalan şöyle bir söz söylemişti: "20. yüzyılın şekillenmesinde Osmanlı Devleti'nin dağılması belirleyici oldu. Şimdi 21.yüzyılın şekillenmesinde de Türkiye Cumhuriyeti'nin alacağı kararlar ve tercihleri belirleyici olacaktır..." Bu sözler entelektüel bir tartışma ve zihin jimnastiği çerçevesinde söylenmiş sözler değildi. Son derece bilinçli ve bir senaryonun parçası olarak söylenmişti. Clinton bu sözleri, Türkiye'ye gelmeden önce ülkesinde Georgetown Üniversitesi'nde de dile getirmişti. En basit ifadesiyle ABD 21.yüzyıl için bir dünya planlaması yapıyordu ve bu senaryoda Türkiye'ye de önemli bir misyon veriyordu. Ancak Soğuk Savaş refleksleri ile ileriyi göremeyen Türkiye'nin devlet ve siyaset elitinin statükocu tutumuyla bu mümkün değildi. Türkiye kendini yenilemeli, yeni gelişmeler doğrultusunda bazı temel kararlar almalıydı. Soğuk Savaş döneminin gereklerine göre yapılandırdığı sistemini, kurumlarını ve siyaset anlayışını değiştirmeli ve yeni gereklere uygun bir yapı oluşturmalıydı. Sonuç ne oldu?
Sonuç ortada. Türkiye hiçbir şey yapmadı, yapamadı. Ne ideolojisini, ne dünyaya bakışını, ne statükosunu, ne kurumlarını ve reflekslerini değiştirdi; tam tersine daha bir içine kapandı ve statükoya daha bir sıkıca sarıldı. Üstüne üstlük bir yıldır da her şeyi alt üst eden bir krizle boğuşuyor. Ama kimse bu krizin Clinton'un dile getirdiği "21. yüzyılda belirleyici olmak için gereklik değişiklikleri yapma" noktasında gösterilen direncin bir karşılığı olduğunu bile düşünmüyor. Evet Türkiye son on yıldır hiçbir konuda mesafe alamıyor, her alanda geri gidiyor; heyecanını, umudunu ve dinamizmini kaybediyor. Asıl merak ettiğim şu, bunu sorun edinen insanlar hâlâ varsa nerededirler?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |