|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yoğunluklu ve hızlandırılmış bir değişim süreci içinde, yaşadığımız dünya.. 11 Eylül'de Amerika'daki hedeflere yönelen terörist saldırılar, bu süreci hızlandırdı.. Nasıl Saddam Hüseyin'in 1990'da Kuveyt'i işgali ertesinde, dünya eskisinden nasıl çok farklı bir siyasal yapıya girdiyse, "11 Eylül sonrası" da, yepyeni oluşumların işaretlerini taşıyor.. Doğal olarak bu yeni dönem, Amerikan sisteminin ve "globalleşme"nin temsil ettiği tüm olguların irdelenmesine, eleştirilmesine, tartışılmasına sahne oluyor.. Olacak da.. Bu değerlendirme süreci, yine doğal olarak, "11 Eylül Amerika'nın içinden mi planlandı" sorularını da beraberinde getirdi.. Daha ötesi, bazıları sık sık, "Taliban'ı da, Bin Ladin'i de Amerika üretmedi mi" sorularını seslendirmekte.. Ama hiç unutmayalım.. Aynı durum, Kuveyt'in işgali ertesinde patlayan Körfez krizinde de tekrarlanmıştı.. O zaman da bazıları, "Saddam'ı Kuveyt'e Amerika saldırttı" türü varsayımlardan hareket etmişlerdi.. O zaman da, İran-Irak savaşında Irak'ı destekleyen Amerika'nın, Saddam'ı sonra nasıl yok etmek istediğini yargılamayı denemişlerdi.. Ve nasıl bugün Amerikan bombalarının bahtsız Afgan sivillerini vurmasına karşı tepkiler her kesimden yükseliyorsa, 1990'ların başında da, Bağdat'ta vurulan hastaneler, evler, hemen her gün dünya kamuoyunun vicdanını sızlatmıştı.. Fakat yine hepimiz biliyoruz ki, 1990 sonrası dünya, eskisinden çok farklı oldu.. Sovyetler Birliği çöktü, parçalandı.. Avrupa'da, Kafkaslar'da, Ortadoğu'da, haritalar ve statüko değişti.. Demek ki, 11 Eylül sonrası dünyadaki kendimizce yanlış gördüğümüz ve haksız bulduğumuz durumlara tepki gösterdiğimiz kadar, "gelmekte olan değişim"in çapını ve ipuçlarını da anlamaya çalışmamız, aklın gereğidir.. Nitekim bu değişimin işaretlerini, mesela Irak'ın geleceğine dönük tartışmalar içinde görüyoruz.. Veya Türkiye'nin, Afganistan'a asker gönderme kararı ertesinde, Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin gösterdiği sert tepkiler bile, değişimin getirdiği yeni fırsatları veya fırsat algılamalarındaki farklılıkları yansıtıyor.. Şunu söyleyelim.. Global çapta büyük değişikliklere sebep olacak kriz ortamlarında en zayıf konumdaki ülkeler, kendi sorunlarını çözememiş ve bunları uluslararası ortama çözümsüz olarak bırakmış ülkelerdir.. Bu açıdan Türk ekonomisi krizdedir ve krizin anahtarı "dışarıda"dır.. Yani Amerika'da G-7 ülkelerinde, İMF'de, Dünya Bankası'ndadır Türk ekonomisinin kaderi.. Aynı şekilde Kıbrıs sorununa, 1974'ten beri ikili veya çoklu görüşmelerle bir kalıcı çözüm üretilemediği için, bu mesele de, Birleşmiş Milletler'in, Avrupa Birliği'nin ilgi ve etki alanındadır.. Şu yanılgıya düşmeyelim.. -Madem Amerika'nın yanında, hem de Afganistan'a asker göndererek teröre karşı savaşa katıldık.. O zaman Amerika da, her konuda bizim yanımızda olur.. İstersek para verir.. İstersek, Kıbrıs konusunda Avrupa Birliği'ni karşısına alıp, Türkiye'yi destekler.. Tarih, kendi üzerlerine düşeni yapmak ve çözüm üretmek yerine, kriz stoku yapan ülkelerin, hayal kırıklıkları ile doludur.. ŞAKA
Yeni ufuklar!..
Kahramanmaraş'ta bir kasabın camını kırıp içeri giren hırsızlar, buzdolabındaki 80 kilo kuzu ve dana etini çalarak gitmişler.. Peki bu haberden ne çıkar? Demek bundan sonra, içi soğutmalı kasa üretiminde iş var.. Ya da, böyle giderse, playboylar sevgililerine "tek-taş" yüzük alacaklarına, "iki kalem pirzola" da alabilirler.. İKİLEM
"Milli irade" ile "Siyasi irade" zıtlaşması
Dramatik bir ikilemi var Türk siyasetinin.. Bu "3'lü koalisyon" iktidarının gitmesi şart.. Çok başarısızlar.. Güven vermiyorlar.. Ama, bu iktidarı sona erdirebilecek "demokratik yollar" da tıkalı.. Koalisyonu oluşturan 3 partinin arkasındaki toplam seçmen desteği, belli ki yüzde 10-15 civarında.. DSP'nin ve ANAP'ın, bir seçimde barajı geçmeleri pek mümkün görünmüyor.. Ama, bu koalisyonu ayakta tutan TBMM'deki sayısal destek de, aralıksız sürüyor.. Yani "milli irade" ile "siyasi irade", çok farklı, birbirine zıt yönleri gösteriyor.. Ama, ekonomik krizle devlete ve iktidara bağımlılığı daha artmış olan medya, bu durumu ört-bas ediyor. Demokrasisinin emniyet supabı olabilecek AK Parti'nin lideri Tayyip Erdoğan, "yasaklı mı, değil mi" şeklindeki bir Rus Ruleti, büyük bir zevkle oynanmakta.. Bu ikilemi aşamadığımız ölçüde, demokrasimiz de sağlığını yitirmekte.. Ve hem çaresiz, hem çözümsüz, sadece durumu seyrediyoruz..
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |