|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
1920'lerde Atatürkçülük var mıydı? "Yoktu" diyor Attila İlhan, "Anadolu hareketi vardı; ideolojisi Müdafaa-i Hukuk, savunma gücü Kuva-yı Milliye olan ulusal demokrat bir devrim hareketi." Üstadla anlaşamadığımız nokta şu: O, Millî Kurtuluş Savaşımız'ı ısrarla Fransız Devrimi'ne yamıyor ve "bu tipik burjuva demokratik devrimidir" diyor. "Tarih" ve "sosyoloji" ilmi bunu doğrulamıyor oysa. Sosyal sınıflarını teşekkül ettirememiş (ettirmemiş) toplumlarda burjuva demokratik devrimi mümkün müdür? Millî Kurtuluş Mücadelesi, son tahlilde, silahlı bürokrasinin önayak olduğu bir "halas" hareketidir; mayasını da (olmayan) burjuvaziden değil, yine asker ve sivil bürokrasiden almıştır. Bunun neresi burjuva demokratik devrimi erenler? Ayıp olmuyor mu? Ama Atatürkçülük konusunda anlaşıyoruz üstadla. "1940'larda TBMM artık dekoratiftir" diyor, "Tek millet, tek parti, tek şef sloganı geçerli. Millî şef otarşik, tekelci bir devlet kapitalizmi uyguluyor, ekonomi dışa kapalı, buna karşılık 'çağdaşlaşmak' artık 'batılılaşmak' olarak algılanmaktadır. Gündemde Yunan/Latin tabanlı batı kültürü, klasiklerin çevrilmesi, opera vs... Yeni kültür politikası, halkevleri ve köy enstitüleriyle yaygınlaştırılıyor." (....) "İnönü döneminde ideal şeklini bulan model, ekonomik altyapıda 'ulusal' kalmak, kültürel üstyapıda evrensel olmak (batılı anlayın) isteyen bir modeldi. Dönemin ilericiliği Tanzimat sonrasını andırır. Tarihi toptan reddetmek, laikliği İslam aleyhtarlığı olarak algılamak gibi.." Bu dönem, Attila İlhan'a göre "İnönü Atatürkçülüğü" dönemidir. İdeolojisi resmileşmiş, daha kötüsü "sistem"e dahil olmuştur. Türkiye artık Batılı ülkelerin "resmen" müttefikidir. Savaş ertesinde bir başka Atatürkçülük boy gösterecektir. "Çünkü demokrasilerin zaferi totaliterliğin pabucunu dama atmış, galipler tek parti Türkiyesine dayatmışlardır: Demokrasiye geçiniz. Rusların densizliği ülkeyi NATO'yla bütünleştirecek, ortaya 'komünizm düşmanlığı'na ağırlık veren yeni bir 'Soğuk Savaş Atatürkçülüğü' çıkacaktır. Elbette küçük Amerika olmak hayali, tekelci devlet kapitalizminden, kozmopolit bir liberalliğe geçişi zorunlu kılıyordu. Yeni model bir öncekinden farklı, adeta onun tersyüz edilmiş biçimi; altyapıda ne kadar 'kozmopolit' ve 'liberal'se, üstyapıda da o kadar 'milliyetçi' ve 'muhafazakar' görünüyor." Attila İlhan yazısının başlığını "Üç Atatürkçülük" koymuş. Nilüfer Göle'nin ayağa düştüğünden yakındığı Atatürkçülük'ten farklı olarak, üç ayrı tanımı teşrih masasına yatırıyor. Fakat biz, malum süreçte, bir dördüncü yordamla cebelleşmek zorunda bırakıldık. Futbol maçlarında slogan atan, araba plakalarına bayrak yapıştıran, "yargısız infaz mahalli"nde toplu halde Onuncu Yıl Marşı okuyan, "Yeni Tanin" gazetesinden beslenen yığınların üretip diriltmeye çalıştıkları, ama Mustafa Kemal'le ilgisi olmayan bir Atatürkçülük: Popüler Atatürkçülük. Bu yazıya oturmadan önce "popülerciler"in iki ayrı fraksiyona bölündükleri haberini aldım; onu da araya sıkıştıralım sevabına: Toktamışçılar... Bedriciler... Tabii, Toktamışçılar da kendi aralarında ikiye ayrılıyorlar "Leblebi rakıcılar-badem viskiciler" olmak üzere, ama... O mevzu bu yazının münderecatını aşar.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |