T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Tanıdık duygular

Fatih Terim olayına bir kere daha temas etmek istiyorum. Çünkü orada Türkiye açısından da tanıdık duygular gözleneceği, hatta zaman zaman Berlusconi çizgisi ile bütünleşen yanlarımızın bulunduğu kanaatindeyim. Şöyle ki:

Olayın bir boyutunda 11 Eylül sonrası gelişen "Medeniyetler Savaşı" sancısının yattığı farklı kalemlerce vurgulandı. Fatih Terim Batı'daki anti-İslâm sendromun kurbanıydı.

Ancak olayın bu kadar yalın olmadığını da belirtmek lâzım. Yani olayın duygu boyutu daha girift oluşuyor.

Siz de bir Türk futbolcusunun Avrupa takımlarına transferinde belli-belirsiz bir duygusal karmaşa yaşamıyor musunuz? İlk akla gelenler, "Acaba muvaffak olabilecekler mi? Acaba başarılı olmalarına izin verilecek mi?" soruları olmuyor mu? Bu, Osmanlı'nın çözülüş döneminden beri yaşanan bir zaafı aşma yönelişinin ürünü. Dolayısıyla başarılı her sporcunun duygusal bir tatmin sağladığı, aksine, başarısızlıkla dönen her birinin de, bir burukluğa yol açtığını biliyoruz.

İşçilerimizin Avrupa'ya seferleri, bizden kaynaklanan bir ihtiyacın sonucu idi. Dolayısıyla ezikliğin bir uzantısı. "Avrupa'nın bizim işgücümüze ihtiyacı var" söylemi, bir züğürt tesellisi olarak algılandı ve hiçbir zaman bu ezikliği gidermedi.

Fatih Terim İtalya'ya giderken, sanırım herkesin içinde ikili bir duygu oluşmuştu. Bir, bir Türk teknik adamının, futbolun en canlı biçimde yaşandığı bir Avrupa ülkesinin takımını yönetmek üzere gidişinin getirdiği heyecan ve iki, hemen ardından gelen "Acaba başarılı olacak mı?" kaygısı... Fatih'in her maçı ilgiyle izlendi, hatta bir tv kanalı, tıpkı içerdeki takımların maçı gibi, Fatih'in çalıştırdığı takımın maçlarını canlı olarak naklen yayınladı ve sanırım bu maçlar Türkiye'de pekçok insan tarafından izlendi. Bir Türk'ün ateşle imtihanı gibi algılandı olay. Fatih'in görevine, hiç de şık olmayan biçimde son verilişi ise, kaygıları haklı çıkardı ve heyecanlara eş hüzünler oluşturdu. "Avrupa bu, dedik, hep birlikte. Bir Türk'ün tırmanışına razı olamadı."

Bunlar bizim duygularımız. Acaba bu duyguların İtalya'daki karşılığı ne? İtalya'da da "Bir Türk, futbolu bizden öğrenmiş insanların içinden gelen biri, bize, bir Avrupa, bir İtalyan takımına, futbol öğretebilir mi? Teknik adam statüsü bir üst statü ise, onlar böyle bir üst statüye lâyık olabilirler mi?" gibi duygular mı oluşmuştur ve Fatih'in akıbetinde bu duygular mı etkilidir? Fatih'in ipi çekilirken, bu mağrur Avrupa zihniyetine dayanan hisler mi etkili olmuştur? İtalya Başbakanı ve Milan takımının başkanı Berlusconi'nin "Batı Medeniyeti'nin İslâm Medeniyeti'ne üstünlüğü" nü iddia ettiği o talihsiz sözler, gelip sonunda Fatih'i mi biçmiştir? Hani bir jean reklamı vardı "Çok olduk" diye... Amerikan piyasasında bir Türk malı, üstelik jean gibi Amerikan giyim kültürü alanında bir Türk malı, "çok olma"nın simgesi idi. Fatih de, Türkiye adına, hadi cesaret edip söyleyelim İslâm dünyası adına bir "haddi aşma"nın, bir "çok oluş"un sembolü olarak mı görülmüştür?

Herhalde... Evet, herhalde...

İşte "tanıdık duygular" dediğim şey burada odaklaşıyor.

Yani işin Türkiye uzantısında... Acaba bizde de dün birilerinde, toplumun bir başka kesimine karşı Berlusconi duyguları mı gelişmişti? Batılı değerler adına yargılamalar mı oluşmuştu? Toplum içinden çıkıp da, "haddi aşan"lar, "çok olduğu"na inanılanlar mı vardı? "Ağzı çorba kokanlar" ifadesi neyin nesiydi? Ya "çarıklılar" niçin söylenmişti? Siyasî, ekonomik, kültürel, bürokratik alanlarda kimilerine "kırmızı kart" gösterilmesinde bu "Berlusconik duygular"ın etkisi ne kadardı? Birileri kendilerini hep yargılama hakkına sahip görmekte miydiler? Rol dağıtımı aslında hep onlarda olmalıydı, onların hakkıydı da, sistemin kafa karışıklığında bu düzen bozulmuş muydu? Birileri kendi inisiyatifleriyle rol alabilecek birikime mi ulaşmışlardı? Türkiye'de kaç kişi "Terim Taliban" pankartı taşıdı 28 Şubat sürecinde "Terim"in yerine başka isimler yazarak?

Hiç komplekse kapılmadan bir gerçeği itiraf edelim: Avrupa tarafından aşağılanmayı, kendi toplumuna yansıtarak rehabilite olmayı tercih eden bir halet-i ruhiye var bir kesimde... Amaç zaman içinde, Avrupa tarafından kabul edilebilir hale gelmek. Avrupa ise yargılama hakkını sürekli elde bulundurmak istiyor. Çünkü o, Avrupa'ya "üstün medeniyet" olma gururu yaşatıyor. Avrupa'ya sürekli yargılama hakkı vermek ise, sürekli "ikinci sınıf" kalmak anlamına geliyor. Avrupa ile yarışılan alanlarda sınıf atlama, hatta biraz daha üste çıkma ihtimali Avrupa için kabul edilemez bir durum. O zaman tüm insanî incelikleri bir kenara bırakarak şaplağı vuruyor. Burada söylenecek söz şu: Keşke şaplağı yediğimizde bize neden vurulduğunu anlasak ve bunu kendi toplumumuza yansıtarak bir şey elde edemeyeceğimizin şuuruna varsak...

IRAK SANCISI

Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu bir kere daha, üstelik Diyarbakır gibi bu konuda sembolik niteliği olan bir ilimizde savaşın Irak'a sıçramasına karşı olduğunu söyledi. Bunun bedelini bir kere ödedik, dedi. 30-40 milyar dolarak olarak. Ama Türkiye'de kimse Amerika'nın Irak'la ilgili hesaplarından emin değil. Çünkü ABD'nin savaş stratejisi bilinmiyor. Öyleyse başka hesaplar da bilinmiyor. Yani stratejik hedeflerini bilmediğimiz bir savaşın içinde rol almaya itiliyoruz. Bunun gerekçesi de, "terörle mücadele" ve "yarın masaya oturabilme" yaldızına bulanmış bir "elimiz mahkûm" durumu... Ümüğümüz Amerika'nın elinde mi? Asıl bu soruya cevap vermeliyiz... Ve "ayıyla yatağa girmenin riski"ni hiçbir zaman unutmamalıyız.


10 Kasım 2001
Cumartesi
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED