|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
International Crisis Group (ICG), Türkçesi ile 'Uluslararası Kriz Grubu', özellikle başta Kosova, Balkanlar'da uluslararası nitelikte krizlere teşhis koymak ve çözüm üretmekte ün yaptı. ICG, Amerika'nın eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz'in 'çocuğu' sayılır. Fikir de onundu; kuruluşuna da o önayak oldu. Abramowitz, uluslararası itibarı yüksek bir diplomat ve düşünce adamıdır. Onun hatırını kırmayarak ICG'nin ilk başkanlığını George Mitchell üstlenmişti. Kuzey İrlanda barışının mimarı, Nobel Barış Ödülü sahibi, şimdilerde Filistin-İsrail ateşkesine ilişkin raporuyla gündemde olan eski Amerikalı senatör… Mitchell'dan sonra Abramowitz, ICG'nin başına eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Ahtisaari'yi buldu. Avustralya'nın eski Dışişleri Bakanı Gareth Evans'la birlikte, söz konusu üçlü hafta içinde Türkiye'de Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'a çeşitli temaslar yürüttüler. Abramowitz, hem benim çok sevdiğim bir dost, hem de çok değer verdiğim bir insan. Onun girişimiyle "Turkey's Transformation and American Foreign Policy" (Türkiye'nin Dönüşümü ve Amerikan Dış Politikası) adlı 2000 baskılı kitabın yazarları arasında bulunarak uzun süre benim için çok öğretici ve verimli bir çalışmada yer almıştım. Her vesileyle temas eder ya da biraraya gelir; görüşmediğimiz zaman zarfındaki uluslararası görüşmeleri masaya yatırır, söyleşiriz. 11 Eylül 2001, bizim kitabın yenilenmesini gerektiriyor. Oturduk, nasıl yenileyeceğimizi görüştük. Söyleşi esnasında, daldan dala konuşurken, konu döndü dolaştı Irak'a geldi. Tabii, William Safire'ın New York Times'ta çıkan ve Afganistan'ı bir yana bırakıp, Türkiye'ye Kerkük petrollerinin armağan edilmesi şartıyla karşılığında operasyonun Irak'a yöneltilmesini öneren ve böylece Türk kamuoyunu dalgalandıran "Türkiye kartı" başlıklı yazı üzerinde de konuştuk. Abramowitz, o sırada birden "Bilmiyorum Turgut Özal hiç sana söz etmiş miydi; ama ne benim, Ankara Büyükelçisi olarak kendisiyle Irak'ı ele aldığım hiçbir vesilede, ne de James Baker'ın onunla yaptığı ve benim de katıldığım hiçbir görüşmede Musul'dan söz etmedi…" dedi. Bu, benim için ilginç bir 'tarihi not' idi. Cevaben, "Turgut bey, benimle hiçbir görüşmesinde Musul ve Kerkük'ü almak niyetinden söz etmediği gibi, petrol üreticisi ülke olmanın binbir bela getirdiğinden çok sık söz etti. Ekonomik bakımdan gelişmiş birçok ülkenin petrol üreticisi değil, petrol tüketicisi olduğuna dikkat çekerdi. Özal'ın Musul'da gözü olduğu, yeminli Özal düşmanlarının uydurduğu bir şey olmalı. Ancak, Irak'ın parçalanması mukadder ise veya Bağdat'taki merkezi iktidar, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yapay biçimde Osmanlı Devleti'nin, herbiri doğrudan İstanbul'a bağlı Basra, Bağdat ve Musul vilayetlerinden oluşturulmuş olan bu komşu ülkede zayıflar ve Irak, dağılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunursa; o takdirde Türkiye'nin Musul üzerinde 'tarihi hakkı'nı hatırlatmanın gerekli olduğunu düşünürdü. Bu, Musul'da gözü olduğunu anlamına gelmiyordu" açıklamasını yaptım. Türkiye'de, Misak-ı Milli sınırları içinde sayılan ve Kerkük petrollerini barındıran 'Musul Vilayeti'ne yönelik 'irredentist' arzular taşıyanlar bulunduğu, Türkiye'nin 'pısırık' bir dış politika izlemesine kendilerine alıştırmış olanların uydurmasıdır. Ancak, Irak'ın geleceği ile Türkiye'nin geleceğinin çok yakından ilişkili olduğu ayrı bir gerçektir. Abramowitz'e, Washington yönetim çevrelerine hakim olan görüşü, harekatın Irak'a taşırılması ihtimalinin ne derece ciddi olduğunu sordum. "Şu ara dikkatler tümüyle Afganistan üzerinde. Ancak, Irak dosyası kapanmış değil. İhtimal için yüzde 50-50 diyebilirim. Eğer şarbonun ardından Irak hiçbir şekilde çıkmazsa, bu oran yüzde 90-10 oranında Irak'a müdahale olmayacak demektir. Ama çıkarsa, o zaman müdahale ihtimali yüzde 90'a çıkar. Böyle bir durumda, Amerika'nın kimseyi yanına almasa bile, müdahale ihtimali yabana atılamaz" karşılığını verdi. Bu arada, Washington seçkinlerine 'terörizmle mücadele' konusunda sunulan ve elime ulaşan bir değerlendirmedeki Irak bölümünü aktarayım: "Eninde sonunda Irak, gündemimizin tepesine çıkacak. Saddam'ı Bin Laden ya da şarbonla irtibatlandırmak, harekete geçmeyi kolaylaştıracak. Fakat, bunlar olmasa dahi, Saddam'ın elinde bulunan kitle imha silahları nedeniyle harekete geçmek için yeterli sebep bulunduğuna inanan yöneticiler var. Afganistan'daki durum daha iyi kontrol altına alınana dek, Irak'a ilişkin herhangi bir karar ertelenmiş durumda ama harekat planlaması elbette ki devam ediyor. Tahminler şöyle: Eğer Irak üzerine önümüzdeki yıl başlarında tek yanlı bir saldırı olması halinde, onun daha geniş potansiyel sonuçları, bu arada ılımlı Arap hükümetlerinin istikrarı ve koalisyonun genel dayanıklılığı üzerindeki etkisi, yönetim içinde yoğun biçimde tartışılacaktır. İlk planda, kitle imha silahlarına ilişkin uluslararası denetçilerin Irak'a dönmeleri için bastırılacak; bu ise Bağdat tarafından kabul edilmeyecektir. Eğer, Yönetim, İngiltere ile Türkiye ya da Suudi Arabistan'ı lojistik ve üs gerekçeleriyle kendi yanına çekip biraraya getirebilir ve artan ölçüde dostane bir hale gelmekte olan Rusya'yı bu konuda sessiz tutabilirse, Irak'a karşı harekete geçilecektir. Harekete geçmenin maliyeti ile geçmemenin maliyeti hesaplanmak zorundadır. Askeri bir girişim muhtemelen üç yönlü olacak: Saddam'ın askeri gücüne yönelik sürekli bir bombardıman, önemli ölçüde toprak ele geçirmek, bu arada güneydeki petrol kuyularına el koymak ve güneyde Şiiler'i, kuzeyde ise Türkler onaylarsa Kürtler'i ayaklanmaya sevketmek. Irak'a karşı girişilecek herhangi bir eylem, günde iki milyon varil petrolü yerine koymayı icap ettirecek; bunu da sadece Suudiler sağlayabilir." Washington'da kapalı kapılar ardında böyle şeyler konuşuluyor. Türkiye'de geleceğe 'gerçekçi' bakıp, 'plan' yapılmak zorunda…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |