|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'nin resmi ideolojisinin adı Kemalizm. Ama, eğer Atatürk yaşasaydı, kendi adına dayatılan bu dogmalara (tartışılamayan, değişmez doğrulara) karşı çıkardı. Bize göre Atatürkçülük, ülkeyi soydurup soğana çevirtmemektir. Etibank soygununa temas eden Nuh Mete Yüksel, Adalet Bakanlığı'na gönderdiği suç duyurusunda şöyle diyordu: "Büyük Atatürk'ün ülkemizi kalkındırmak amacıyla, büyük heyecanlarla ve ulvi gayelerle kurduğu bu milli müessesemiz, bir avuç sömürücünün doymak bilmeyen iştahına ve insafına terkedilerek yok edilmiştir." İşte Atatürkçülük, bu milli servete sahip çıkmaktır. Bayındırlık ve Enerji Bakanlığı'ndaki yolsuzluklara rağmen, ilgili bakanları yeniden muteber ilân etmek yakışmaz Atatürk'ün yolunda ilerlediklerini söyleyenlere. Atatürkçülük, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için insan haklarına saygı göstermek ve özgürlükleri savunmak demek. Kemalist Atılım Birliği
Kemalist Atılım Birliği, Atatürk ve Celâl Bayar başlığı altında düzenlediği bir paneli, kitap haline getirerek bana yollamış. Doğrusu, kitabın adını görmeden önce, Kemalist Atılım Birliği'nin sadece, broşürü elime gelince, şaşırmadım değil. Zira Kemalistler'in gözünde benim gibiler ya "irticacı", ya "irtica yardakçısı." Ama broşürü ve kitabı okuyunca, Kemalist Atılım Birliği'nin Atatürkçülük yorumunun farklı olduğunu hemen kavradım. Şöyle yazıyorlardı broşürlerinde: "İzmir'e ilk giren süvarilerden şehit düşenlerin başına dikilen taşta, sadece iki kelime yazılıdır: 'Vatan ve Namus' Bugün namuslu insanların, vatanseverlerin yani Atatürkçüler'in vatanlarını ve namuslarını koruyabilmeleri için üçüncü bir sözcüğe daha ihtiyaç var: Demokrasi. Hem de sonuna kadar. Hiç taviz vermeden, kırılmadan, bükülmeden, eğilmeden." Evet bunlar farklı Kemalistler'di. "Atatürkçülük bir dogmalar bütünü değil. Hele, hele bir asr-ı saadet ideolojisi hiç değil. Atatürk'ün işaret ettiği muasır medeniyet, bugün için fikrî özgürlük ve demokrasi ile özdeştir" diyorlardı. Atatürk ve Bayar
Kemalist Atılım Birliği, "Atatürk ve Bayar" isimli paneli, Celâl Bayar'ın Atatürk'e düşman olmadığını ispat etmek üzere düzenlemiş. Gerçekten de, 27 Mayıs darbesinden sonra, bütün Demokrat Partililer'in hem gerici, hem de Atatürk düşmanı olduğunu söylediler. Atatürk'ün, İsmet Paşa'yı görevden alarak başbakan yaptığı Celâl Bayar bile gericilik ve Atatürk düşmanı suçlamalarından nasibini aldı. Oysa Celâl Bayar, Atatürk'ü, bugün bize mübalağalı gelecek ölçüde sevip sayıyordu. Demokratlar, hem Yassıada'da, hem de Kayseri zindanında, 10 Kasım'ı törenle kutlamışlardı. Kayseri'de, arkadaşları, 10 Kasım münasebetiyle Bayar'dan bir konuşma yapmasını istemişti. O da, Atatürk'ü kaybettikleri güne ait anılarını nakletmişti: "Dolmabahçe'deyim. Doktor bana geldi, 'Sizi yarın büyük işler bekliyor. Erken yatınız' dedi. O zamanlar kimin gözüne uyku giriyordu zaten. Ertesi sabah saat 9'u beş geçe rahmetli Sıhhiye Vekili odama geldi, 'Vazifeniz başladı' dedi. Atatürk Allah'ın rahmetine kavuşmuştu. Kardeşi Makbule Hanım, 'Bizi, Türk milletini kime emanet ettin?' diye ağlıyordu." Bayar, avluda toplanan eski milletvekillerine seslenişini şöyle sürdürdü: "Büyük Atatürk'ün Türk tarihinde, dünya tarihinde sayfalar dolduran hizmetlerinden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Sizler şerefli insanlarsınız. Bugünkü durumunuz ve şartlarınız ne olursa olsun, bizler Türk milletine hizmet etmiş insanlarız. Atatürk'e lâyık olduğumuzu, vicdan sahipleri takdir edecektir." Hatıra defterine not
Celal Bayar'ın Atatürk'le değil, Atatürk adına hareket edenlerle sorunu vardı. Meselâ, Kayseri'de, benim hatıra defterime şu notu düşmüştü: "Siyasi hasımlarımız -buna, Türk demokrasisini dejenere etmek isteyen siyasi düşmanlar da denilebilir- demokrat iktidara karşı seçim ve milli irade yoluyla iktidara gelemeyeceklerini anladıkları için, aleyhte, yıkıcı bir iftira kampanyasına koyulmuşlardı. İçlerinden bir heyet, büyük ihtilâllerden, komünist metodlardan örnekler seçip, bu yolda partilerine rehberlik ediyordu. Bunun da yıpratma şekli kâfi görülmedi. Ordu ve toplu bir kuvvet olan üniversite ele alınmak istenildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun kökünden sarsılmasına sebeb olan 'Yeniçeri' isyanları tanzim edildi. İstanbul Üniversitesi'nin rektör ve bazı profesörleri, gerilik devri fetva'cılarının yerini aldı. 'Kazan, devrildi' malûm 'ayaklanma' vücuda geldi. Birbuçuk seneden beri bu isyanın feci neticeleriyle karşı karşıyayız. Hiçbir memlekette, ordunun politika ile uğraşmasının müspet netice vermediği tarihi bir gerçektir. Esas terbiyesini, Atatürk'ün emir ve kumandasından alan Cumhuriyet Ordusu'nun -küçük bir zümresinin de olsa- böyle bir harekette bulunabileceği, vatansever, dürüst insanların aklından geçmezdi. İşte bu nokta da gafletimiz oldu. Hıyanet galebe çaldı; iftira yağmuru altında 'imha' politikası başladı. Ben, müdafaamda 'Yassıada' hâkimlerine şöyle demiştim: 'Her memlekette ihtilâl ile beraber kurulan fevkâlade mahkemelerin icraatını biliyoruz. Büyük ekseriyetle bunlar, hadiseleri fazlasıyla değerlendirmek için kurban aramışlardır. Kendilerine yardımcı insanlar ve muhitler de zuhur etmiştir. Bunların da beklentileri vardır. Pay, şeref hissesi elde etmek isterler. Husumetleri varsa tatmin yoluna giderler. Bu suretle, arzuları birleşmiş, işin zâhiri şekli tamamlanmış olur. Böyle bir cereyana kendisini kaptırmaktan masun ve binaenaleyh asil kalabilmiş organların sayısını, tarih pek az olarak kaydetmiştir.' Bu sözlerimle Divan'ın yüzüne ayna tutuyordum. Kendilerinin 'ayaklanma' emrinde, yalancı şahit müesseseleriyle, garazkârlarıyla bir 'kukla'dan başka bir şey olmadıklarını anlatmak istiyorum. İşte kızım, Kayseri zindanında gördüğün mahkûmlar, böyle bir komedinin mağdurudurlar. Allah memleketi korusun!..." Atatürk böyle mi yapardı?
Bugün de Bayar'ın sözünü ettiği imha politikaları, siyasetin yol gösterdiği yargı, sözde Atatürkçülük adına girişilen hıyanet ve iftara yağmuru devam ediyor. Bence gerçek, Atatürkçü, Bayar gibilerdir. İnönü'nün, Atatürk ile içten bir rekabeti olduğu, onun vefatından sonra bastırılan paralara ve pullara Atatürk yerine kendi fotoğrafını bastığı biliniyor. Atatürk, Celâl Bayar ile ekonomiye de liberal bir renk getirmek istemişti. Ama ömrü vefa etmedi. Öldüğünde 57 yaşındaydı. Bugünkü ölçülere göre çok gençti. Bir düşününüz, eğer bugün halâ aktif politika içinde olan liderler kadar yaşayabilseydi, 20 yıl daha işbaşında kalacaktı. 1958 yılında halâ hayatta olacaktı. 1954'ten itibaren ordu içinde cuntalar kuran askerlere acaba ne derdi? Acaba İnönü gibi "Şartlar tamam olunca ihtilâl meşru olur?" diye mi konuşurdu? Atatürk İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşayabilseydi, demokrasiyi herhalde "Atatürk ilke ve inkılapları" üzerine kurmaz, dogmalarla beslemezdi. Çünkü o, tartışmadan inanan ve itaat eden akıl yerine, sorgulayan aklı ön plana çıkarırdı. Okumak isteyen genç kızları, başları kapalı diye üniversitelerden atar mıydı hiç Atatürk? Yoksulluğu ülkenin kaderi kabul edip, Batı'ya el avuç mu açardı? Yoksa, bankalarının içini boşaltanlara, kol kanat mı gererdi? Her yanlışa "Atatürk ilke ve inkılapları" diye bir kılıf uydurulduğunu bilse, alırdı eline bir makas, ilke ve inkılaplarını kırpıp kırpıp çöp tenekesine atardı.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |