T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i
Bilgisayar'da fiyatları indirdik

Y A Z A R L A R
Sezer, Sezar ve iftar

Cumhurbaşkanı Necdet Sezer'in, laiklik sebebiyle Çankaya'da iftar yemeği vermeme kararını hayretle karşıladım.

Hoş geldin İsmet Paşa! İsmet Paşa da, laiklik ilkesine halel gelir endişesiyle, Allah'ın adını kalabalıklar karşısında hiç anmazmış.

"Paşam, oy kaybediyorsunuz. Vatandaşla aynı değerleri paylaştığınızı gösteriniz. Seçim meydanında konuşurken, siz de Allah'ın adını anınız" diye kendisini ikaz etmişler. İsmet İnönü, bu uyarıları haklı bulmuş ve söz vermiş: "Tamam, istediğinizi yapacağım."

Mitingde, Paşa konuşuyor, konuşuyor; ağzından "Allah" sözü bir türlü çıkmıyor. Sonunda meydandan ayrılırken, ahaliye el sallıyor: "Allah'a ısmarladık"

Dinin siyasete âlet edilmesi ile din ile irtibatlı her eylemden ve her söylemden kaçınmak arasında dağlar kadar fark var. Meselâ Sezer, köşkte zenginlere değil ama fakirlere iftar yemeği verebilirdi. Hatta bir gün değil, her gün farklı kesimlerden gelen dar gelirli vatandaşlarla iftar sofrasını paylaşabilir, bu vesileyle onların dertlerini de birinci ağızdan dinleyebilirdi. Ben şahsen "kadın sesi günah" diyenle "iftar yemeklerinin laik devlette yeri yok" tezini savunanları, düşünce yobazlığının değişik iki yüzü olarak görüyorum. Al birini vur öbürüne.

Dersimiz özgürlük

Necdet Sezer'in, hem, üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağında, hem de Refah Partisi'nin kapatılma kararında imzası vardı. Dolayısıyla, laiklik ilkesini hiç de çağdaş olmayan bir anlayışla yorumladığını biliyorduk.

İftar yasağı, tuz biber ekti. "Dersimiz özgürlük" deyip, laikliği ve zaman içinde gelişimini, din-devlet ilişkilerini anlatalım.

Şimdi, siz deseniz ki "Necdet Sezer, kendisi bir Müslüman olmasına ve Müslüman bir toplum içinde yaşamasına rağmen, iftar daveti vermiyor; buna mukabil, ABD Başkanı Bush, iftar yemeği verdiği gibi, konuklarının namaz kılabilmeleri için her türlü hazırlığı yapıyor", hemen, ABD ile Türkiye'nin farklı olduğu ve İslâmiyet'in, Hıristiyanlık kadar demokrasi ile uyum sağlayamayacağı itirazıyla karşılaşırsınız.

Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer'in, laiklik yorumunu yaparken, çağdaş bir Anayasa profesörü olan Mustafa Erdoğan'ın kitaplarını okumasını tavsiye ederiz:

"...Cumhuriyet demokrasisi, dindar vatandaşlarından, kamusal ve siyasal alanda, kimliklerinin dinle ilgili parçalarını terk etmeleri gibi imkânsız bir şeyi istemeye, kendi içinde bölünmüş insanlar yaratmaya devam etmektedir. Adeta 'Müslüman bireylere tahammül edebiliriz ama, Müslüman vatandaşlara değil' denilmektedir. Türkiye'ye, dindarları olmayan, dindarları görünmeyen bir model empoze edilmektedir. Laiklik, özünde, birey özgürlüklerini koruyan bir ilkedir. Amacı, bazı vatandaşları din dışı bir dünya görüşüne zorlamak şeklinde anlaşılmamalıdır."

İslâm, önce Milli Şef döneminde, sonra da, 28 Şubat sürecinde, sadece kamusal alandan değil, toplumsal hayattan da uzaklaştırılmaya çalışılmıştır.

Oysa laiklik, dinî kurallara dayanan zorunlu düzenlemeler yapılmasına engeldir. Buna mukabil, dinden etkilenmiş bile olsa, vatandaşların tercih imkânlarını arttıran hükümler, laikliğe aykırı değildir. Resmi nikâhın yanı sıra, dinî nikâhın kıyılabilmesi, Ramazan ayında, mesai saatlerinin iftara göre ayarlanması, faizsiz bankacılık sistemi, üniversitelerde başörtülü talebelerin okuması, bırakınız laiklik ilkesini çiğnemek, aksine bu prensibin bir gereğidir.

Herkesi dinî nikâha ve başörtüsü takmaya mecbur etmek, din adına faizi toptan yasaklamak, Ramazan ayında kimseye öğle yemeği vermemek ise laiklik ilkesine ters düşer.

Laiklik ilkesini doğru yorumladığı için, Bush, Amerika'daki Müslüman önderleri iftara çağırıyor.

Din düşmanlığı ve laiklik

Laikliğin temelinde, Kilise'nin siyasi hakimiyetinin kırılması amacı yatar. Ticaret ve sanayi devrimiyle zenginleşen burjuvazi sınıfı (şehirliler) kral ve aristokrasinin arkasındaki Kilise manevî gücüne karşı geldiler; kendilerine özgür bir siyasi alan açmak istediler. Zenginleşen burjuvazinin mülkiyet hakkı güvence altında değildi. Kral ve Kilise, onun tüm mal varlığı üzerinde keyfi tasarrufta bulunabilirdi. "Cismani ve ruhanî iktidar" elbirliği ile onu ezmekteydi. Demek laiklik, esas itibariyle iktidar mücadelesinin bir parçası sayılabilir. Kilise'nin manevî otoritesine karşılık, devrimcilerin filozofları vardı. Bu filozoflar, herkesin, aklıyla, evrensel hakikatlere ulaşabileceğini söylediler.

Fransa'da, laiklik, din düşmanlığı biçiminde ortaya çıktı; manastırlar kapatıldı, papazlar giyotinde kellelerini kaybetti.

Almanya'da ise, dinde reform yapılarak, Protestan mezhebine geçilmek suretiyle, Katolik Kilisesi'nin hâkimiyeti kırıldı. Almanya'da din düşmanlığı değil, dinin özgürleşmesi söz konusudur.

Osmanlı'nın yaşadığı İslâmiyet tecrübesinde, "Cami" veyahut "Din adamlarının siyasi hâkimiyeti" diye bir durum olmadığından, iş tabiî seyrinde bırakılsaydı, zaten hem eğitimde, hem de hukukta dinî tesirlerden arınmış laik müesseseler kurulmaya başlamıştı.

Meselâ Tanzimat Fermanı ile birlikte, devletin dini olan Müslümanlığa, eskiden tanımış pek çok imtiyaz ilga edilmiştir. Medreselerin ve Şeriye Mahkemeleri'nin yanı sıra, askeriyeden başlamak üzere, laik eğitim veren okullar ve laik hukuku uygulayan Nizamiye Mahkemeleri tesis edilmiştir. Birinci Meşrutiyet'in ilânı da, sekülerleşme istikametinde atılmış bir adımdır. Devlet hayatı, doğrudan dinî hükümlere değil, aynı zamanda Kanun-i Esasi gibi beşeri bir esasa bağlanmıştır.

Skolastik zihniyet

Orta Çağ'da Kilise, tam bir tekelci yaklaşımla, insan hayatının ve bilginin mutlak hâkimi ve yorumcusuydu. Kilise, İsa'nın yeryüzündeki temsilcisi, ruhban sınıfı ise, İncil'i tefsir edebilecek yegâne kurumdu. Ezeli ve değişmeyen doğruların tek sahibi Kilise'ydi. Ezeli ve değişmeyen bu doğrular, Skolalar'da okunurdu.

İşte, çağımızda skolastik zihniyet diye eleştirilen böyle bir zihniyettir.

Reform ile, din değil, Kilise'nin dogmaları yıkılmıştır. Reform, tekrar edelim dinin özgürleşmesi hareketidir. Luther, dini konularda başvurulacak kaynağın İncil olduğunu söylemiş, ruhban sınıfının diğerlerinden farklı ve imtiyazlı olmadığını belirtmiş, Allah'tan başka kimsenin günahları af edemeyeceğini ve dinden çıkaramayacağını (aforoz edemeyeceğini) ifade etmiştir. Protestan hareketini başlatan Luther'in 95 tezinin bir çok maddesi zaten İslâmiyet'te mevcut.

Sezar'ın hakkı

Kimine göre, "Hıristiyanlık 'Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya' demek suretiyle din - devlet ayırımını baştan beri ortaya koymuştur. Oysa, Hz. Muhammed devlet kurmuştur."

Bu iddia da, tamamen mesnetsizdir. Zira Hıristiyanlık, başlangıçta, kölelerin, fakirlerin diniydi. Bir yandan cismani iktidarın baskısını küçümsemek için, böyle bir tez ileri sürülüyor, bir yandan da, "Sezar"ları ürkütmeden Hıristiyanlık yayılıyordu. Ama sonra, Hıristiyanlık, yüzyıllar boyunca devlet dini olarak dünyevi hakimiyetini 13'üncü asıra kadar sürdürdü.

Meşhur Luka İncili'nde, Allah'ın Hıristiyanlığı korumak üzere verdiği iki güç kaynağından söz ediliyor. Bunlardan biri, dünyevi iktidar, diğeri ruhanî iktidar. Ruhanî iktidarın, dünyevi iktidardan üstün olduğu kabul ediliyor.

Hıristiyanlığın, "Sezar'ın hakkı Sezar'a" diyerek, din ve dünya işlerini birbirinden ayırdığı tezi böylece çöküyor.

Hıristiyanlık, St. Thomas D'Aquin'in yorumlarıyla, 13'üncü asırda özgürlük ve laiklik açısından değişim içine girmiştir. St. Thomas D'Aquin, iktidarın temelinde Tanrı olduğunu kabul eder. Ama Tanrı, iktidarı halk aracılığı ile yönetenlere verir. Halk aracılığı ile iktidarı alan yöneticiler, ebedi yasaların bu dünyaya yansımaları olan ilâhi yasalar ve doğal yasalara uygun bir şekilde, insan yasalarını yürürlüğe sokarlar. Aksi takdirde, halk aracılığı ile aldıkları iktidar gücü zedelenir ve direnme meşrulaşır. "Halkın sesi, hakkın sesidir" (Vox populi, vox Dei)

Bugün Katolik ülkelerde faaliyet gösteren Hıristiyan Demokrat Partiler bu görüşün temsilcisidir.

Müslümanlığın demokrasi ile bağdaşması çok daha kolay. Gene aynı mantığı yürütelim: "Siyasi iktidarın kaynağı anlamında 'Hakimiyet Allah'ındır' dersek, bu hakimiyeti yeryüzünde kim kullanacak? Kim yönetecek?" sorusu gündeme gelir.

Hakimiyeti kullanma ve liyakat sahibi insanlara devretme hakkı elbette halka aittir. "Hüküm Allah'a, siyasi egemenlik millete aittir" düşüncesi birbiriyle çelişmiyor.

Şükran Günü

22 Kasım'da Amerika Şükran Günü'nü kutlayacak. Dini baskılardan dolayı Avrupa'dan kaçıp bu kıtaya sığınan, püritenler (Pilgrim fathers-Hacı babalar) İngiltere'nin Plymouth kentinden geliyordu. 101 göçmenin kurduğu ilk koloni, Amerikan tarihinde büyük önem taşır. Karaya çıkan püritenler, ilk defa gördükleri hindileri 22 Kasım 1620 günü yakalayıp yediler. Bu günün anısına, her 22 Kasım'da bayram yapılır, Kilise'ye gidip dua edilir.

Hiç şüpheniz olmasın, Bush da Kilise'ye gidip dua edecektir.

Necdet Sezer, iftarı laiklik ilkesine aykırı bulur ama, Bush, bir Müslüman ülkede yaşamamasına rağmen, iftar daveti verir.

Skolastik zihniyet, sadece Hıristiyanlığa has değil ki! Değişmeyen doğrulara inanıp, dogmalarını dayatan herkes, skolastik zihniyetten pay almıştır.


21 Kasım 2001
Çarşamba
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED