|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bundan önceki yazım, 10'uncu ölüm sırasında yazılmıştı. Bu yazının yazıldığı sırada ölüm oruçlarında ölenlerin sayısı 17'ye ulaştı. Böylesi ifadeler, anbean değişen sonuçlar için kullanılır. Ölüm oruçları da öyle bir noktaya geldi, "ölüm" sınırına gelmiş onlarca insan var, içerde ve dışarda... Her an sayı, 27'lere, 37'lere, 107'lere ulaşabilir. Belki de yarın, aynı gün, onlarca cenaze taşınacak ölüm orucu noktalarından... Bunlar nasıl hazmedilir? Bu görüntü Türkiye'nin imajı ile birleştiğinde dünyada nasıl okunur? Adalet Bakanı, hâlâ "Devlet kendisine meydan okuyanlarla pazarlık yapmaz" diyor. Bu bir meydan okuma. Ama etkili olduğu son derece şüpheli bir meydan okuma. Bu meydan okuma, bizatihî kendi içinde ciddî bir zaaf taşıyor ve Adalet Bakanı'nın yüzüne çökmüş olan çaresizliğe baktığınızda bu meydan okumanın anlamsızlığını görüyorsunuz. Bir yandan meydan okuyor sayın bakan, diğer yandan ölüm oruçlarının sona erdirilmesi için adeta yalvarıyor. Yalvarmak zorunda kalıyorsunuz, çünkü karşıda, meydan okumaya cevap verecek bir fiilî güç yok. Karşınızdaki güç, ölümü peşinen seçince, sizin gücünüz anlamsızlaşıyor. Bu bir Gandi çizgisi. Diyelim karşınızda bir örgüt var ve siz onunla mücadele ediyorsunuz. Silah alıp dağa çıksa ve çarpışsa, devlet pazarlık yapmaz. Sokağı işgal etse, banka soysa, gene müdahalede bir gerekçeniz olur. Ama ona uygun gördüğünüz cezaevi şartlarınızı protesto etmek için ölüme yatınca, yani sizin onu tehdit edebileceğiniz son noktayı peşinen tercih edince, elinizdeki silâh anlamsızlaşır. Şu an böyle bir görünümü var devlet tavrının... Devlet bir yandan, ülke imajına ağır darbeler indiren ölümleri önlemek istiyor, bir yandan da "pazarlık yapmayız" söylemini sürdürüyor. Bir netice de alamıyor. Ölümler karşısında dünyanın ilgisi yoğunlaştıkça da, telâşı artıyor devletin... Genelde bizdeki devlet refleksi "güçlülük" üzerine oturur. Her farklı sosyal hareketliliğin "devletin gücü"nü sınadığını düşünür. Devletin gücünü sınayan da dersini almalıdır. Üstelik ibret-i müessire olacak biçimde... Sonuç, farklı toplum kesimleriyle gerilim içine girmektir. Toplumsal küskünlüklerdir, yılmalardır... Cumhuriyet tarihinde olağanüstü yönetimler egemen. Hâlâ ülkenin bir kesiminde olağanüstü hal uygulanıyor. Hâlâ ülke, bir olağanüstü müdahale süreci içinde yaşıyor. Bunun ülkeye ekonomik maliyeti bile korkunç, bir de sosyal maliyeti dikkate alındığında gerçekten çok şey kaybedildiğini görüyoruz. Bu gerçekliği, "Bundan başkası olmazdı" diye değerlendirmek de mümkün, "daha başka bir bakış açısı ile, daha barışçı bir ortam üretmek de mümkün olabilirdi" diye değerlendirmek de mümkün. Oysa, bir farklı refleks üretmek gerekiyor artık. Belki gerçekten "devletin gücü"nü sınayan toplumsal hareketliliği, daha barışçı yollarla entegre etme yöntemini bulmak gerekiyor. Şu an Adalet Bakanı, kollarını sıvayıp, yanına doktorları, sivil toplum kuruluşu temsilcilerini alıp, annelere babalara ulaşsa, onlarla birlikte cezaevlerine gitse, cezaevi dışında ölüm orucuna yatanları ziyaret etse, bir elitişim imkânı arasa, bununla devlet pazarlık mı yapmış olur? Peşinden cezaevi şartlarında gene ailelerin, sivil toplum kuruluşlarının iştirakiyle, koğuş sisteminin mahzurlarını da ortadan kaldıran, ama insanî ihtiyaçları gözeten bir düzenleme yapılsa, "teröristler karşısında diz çöküldü" diye mi algılanacaktır? Hayır, hiç sanmıyorum. Aksine, devletin gerektiğinde insanî esnekliği gösterebildiği intibaı edinilecektir. Nitekim, Adalet Bakanı'nın zorlandığı alanda Cumhurbaşkanı Sezer, "ölümleri önlemek için" girişimde bulundu ve sadece itibar kazandı. Kimsenin aklına da "devlet pazarlık yapıyor" düşüncesi gelmedi. "Devlet pazarlık yapmaz" yaklaşımının altında, biraz korku ve endişe var. Bir şeylerin "elden gideceği" korkusu... Toplumu ile, gönül bağları kuran bir devlet, böyle bir korku içine girmez. Eğer gönül bağında sıkıntı varsa, onun ortaya çıkaracağı sancıları da, "devlet gücü" ortadan kaldıramaz. Cezaevi olaylarında ve ölüm oruçlarında asıl problem, devletin bu ülkede yaşayan bir insan grubu ile, böylesine farklı dünyalarda bulunuyor olmasıdır. Ve daha olumsuzu, bu dünya kopukluğunun, sadece ölüm orucuna yatan insanlarla devlet arasında bulunuyor olmamasıdır. Çok farklı düşünce çizgisindeki toplum kesimleri, ilişkilerde burukluk, kırgınlık, küskünlük yaşıyor. Sık sık gündeme gelen "devlet reformu" asıl olarak bu alanda, toplumla iletişim alanında gerçekleşmeli... Adalet Bakanı çok yanlış okuyor güncel problemi. Bugün problem, "devletin pazarlık yapıp yapmaması" değil, "bir ölümün nasıl azaltılacağı" problemidir. Ya da "bir hayatının nasıl kurtarılacağı" problemi... Her "Pazarlık yapmayız" sözcüğü, bir ölüme daha onay vermek anlamına geliyorsa, durmak lâzım orda... Ürkmek lâzım...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |