|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
İstanbul'daki "Swissotel eylemi"nin "iki zararı" hemen kendisini hissetirecek nitelikte: 1. Zaten derin bir ekonomik kriz içinde olan ve en önemli beklentilerinden birini "dış kaynak"ın yanısıra turizme ve dolayısıyla turizm gelirlerine -o da dolaylı anlamda bir dış kaynak sayılır- bağlayan Türkiye'ye; 2. Çeçen davasının kendisine. Önemli bir Batılı ülkenin büyükelçisi dün bana, "Çeçenlerin zaten dünyada pek dostları olduğu söylenemez. Bu hareketle nisbeten en yakın dost ortamın bulunduğu Türkiye'de de tepki toplayacaklar. Bu olaydan Türkiye'de turizmin etkilenmemesi çok zor" dedi. Olayın "yeri" ve "zamanlaması"nın yanlış olduğuna hiçbir kuşku yok. Daha bir ay kadar önce, yine Çeçen kökenli eylemciler, İstanbul-Moskova seferi yapan bir Rus uçağını kaçırarak, Suudi Arabistan'a götürmüşler ve eylem kanlı bir sonla noktalanmıştı. Türkiye'nin, Çeçen eylemleri açısından bir "yolgeçen hanı" niteliği taşıdığı, üstüste bu eylemlerle anlaşılıyor. Daha önce de ünlü "Avrasya feribotunun kaçırılması" eylemi Türk karasularında gerçekleştirilmişti. Ancak, o olay ile bu son iki eylem arasında "yer" bakımından ortaklık bulunsa da, "zamanlama" ve "uluslararası şartlar" bakımından ciddi farklar söz konusudur. "Avrasya feribotu" eyleminde, Çeçenistan'daki Rusya'ya direniş mücadelesi yükseliş halindeydi ve o eylem, Türk kamuoyunda hissedilir bir sempati ile karşılanmıştı. Bu kez öyle olmadığı ve olmayacağı kesin. Sebebi, eylemin sonuçlarıyla, ekonomik kriz arasındaki irtibat. Peki, "eylemciler" bunun nasıl farkında olamıyorlar? Belki de farkındalar. Türkiye, sadece "ekonomik kriz" yaşamıyor. Vahim bir "yönetim krizi"ni de yaşıyor. Türkiye, "de jure" bir yönetime sahip ama "de facto" olarak bir yönetimsizlik manzarası içinde. Destabilizasyona bu kadar müsait veya zaten destabilize bir ülke, her türlü "eylemci" açısından son derece caziptir ve Türkiye'deki yönetimsizlik, her türlü "eylem" için kendiliğinden çıkartılmış bir "davetiye" niteliğindedir. İkincisi, Türkiye, herhangi bir ülke değildir. Bu ülke, Kuzey Kafkasya dışında, Kuzey Kafkasya kökenli insanların en çok sayıda -hatta Kuzey Kafkasya'nın toplam nüfusuna neredeyse eşit miktarda- ve en büyük oranda yaşadığı ülkedir. Bu sayı, 5 milyon kadar tahmin ediliyor. Dolayısıyla, Çeçenistan'da olup-bitenlere, Türkiye'de mevcut "duyarlılık", her yerden daha fazladır. Kuzey Kafkasya içerikli herhangi bir eylem için, "beşeri unsur" Türkiye'de fazlasıyla mevcuttur. Ayrıca, Rusya, son aylarda Çeçenistan'a yeniden saplanmış durumdadır ve misli görülmemiş ölçüde bir mezalim Çeçen halkı üzerine çökmüştür. Binbir gaile içindeki Türkiye, dikkatini Rusya-Çeçenistan ihtilafına çevirecek durumda olmasa bile, çok sayıda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının Çeçenistan'a dönük duyarlılığı devam etmektedir. Meseleye bir de bu açıdan yaklaşmakta yarar vardır. Konunun hassasiyetinin farkında olmayanların başında Bülent Ecevit hükümeti gelmiştir. Ecevit, 1999 Kasım ayında Moskova'ya yaptığı ziyarette, akıl almaz bir adım atmış ve Rusya'nın isteği doğrultusunda, bir "terörizmle mücadele anlaşması" imzalamıştır. Ecevit'i bu tutuma sevkeden, "Rusya'nın PKK'ya; Türkiye'nin Çeçen militanlara" karşı harekete geçmesi formülünü uygun bulmasıdır. Yani, "Kürt meselesi" bir kez daha ve sık sık olduğu gibi, Türkiye'nin çevresindeki "haklı davalar"da elini kolunu kendi kendine bağladığı bir "takas işlemi"nin konusu olmuştur. O tarihte atılan adım baştan aşağı yanlıştı. Çünkü, PKK, Türkiye'de silahlı eylemlerini durdurduğunu ve dağlardaki silahlı kadrolarını Türkiye sınırları dışına -Kuzey Irak ve İran- çıkarttığını ilan etmişti. Türkiye'nin Rusya'ya böyle bir koz vermesi için hiçbir anlamlı sebep yoktu. Ama gözlerden kaçan ve kaçırtılan bir "Rus gerekçesi" vardı; Rusya, "Mavi Akım"ın faturası olarak, kendisinin yol açtığı "Çeçen belası"nda Türkiye'nin desteğini ve yükümlülüğünü elde etmiş oluyordu. Bu tür yanlışlar da, Çeçen eylemlerinin, "Türkiye sahnesi"nde yapılması için, "negatif anlamda" bir zemin oluşturmuştur. Bir başka nokta: "Denklem"e Ruslar ve Çeçenlerin dahil olduğu her durum, sanıldığından çok daha karışık ve karmaşıktır. Çeçenler, Rusya'ya karşı bir bağımsızlık savaşı veriyorlar. Ama, Rusya'daki "Çeçen olgusu", Çeçenistan'la sınırlı değildir. "Çeçen mafyası", Moskova'nın en örgütlü güçlerinden biri olagelmiştir ve Rus mafyası ile KGB ve Çeçenler arasında bir yığın karmaşık irtibat bulunmaktadır. Rusya'da, eski bir KGB ajanının yönetiminde, bir tür "mafya rejimi"nin hüküm sürdüğü akıllardan çıkartılmamalıdır. Bu rejimin, Çeçenler arasında da uzantıları bulunduğu, Çeçenlerin bölünmüş olduğu, kendi aralarında bölünmüş olan bağımsızlık yanlısı Çeçenler ile Moskova'ya bağlı Çeçenlerin arasında kıyasıya ve esrarengiz bir mücadelenin hüküm sürdüğü de bilinmektedir. Yani, "Swissotel eylemi" yumağının ucu nereye dayanmaktadır, Allah bilir... "Üzerinde düşünmek için" bir başka ilginç nokta: Yarım yüzyılı bulan "Soğuk Savaş" yılları boyunca ve son birkaç yıl içinde, Amerika ve İngiltere gibi güçlü devletlerin güçlü istihbarat örgütlerinde, en üst kademelere kadar yükselmiş çok sayıda Sovyet ve Rus ajanı ortaya çıkartıldı. Sovyetler Birliği'nin ve Rusya'nın NATO üyesi komşusu Türkiye, bundan tümüyle "bağışık" kaldı. Bu, size garip gelmiyor mu? Bir soru işte...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |