|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Klasiklere dokunduk!
Zamanlarını aşıp günümüze ulaşan Batı klasiklerinin bazı çevirileri üzerine yapılan tartışma, hiç de yeni değil. Bir türlü sonlanmayan bu "klasik tartışma"nın ne ve niye olduğunu araştırdık
Yıllar önce bir derginin yaptığı "Don Kişot imana geldi" başlıklı yazıyla başladı tartışma. Söz konusu edilen kitabın yayınevi Timaş'tı ama tartışma aslında ne tek yayıneviyle sınırlı, ne de bu kadar yeni değildi. Konu medyaya yansımadan çok öncede pek çok platformda konuşulmuş, neyin doğru olduğu defalarca tartışılmıştı. Aradan zaman geçti ancak tartışma sonlanmadı. Biz de bu konunun nedenini, nasılını ve şimdiki durumunu öğrenmek istedik. Batı klasiklerini yayınlayan yayınevleriyle konuştuk. Kapısını ilk çaldığımız yayınevi ise Timaş oldu. "Klasikler kutsal değil" Timaş, Batı klasiklerini ilk kurulduğu dönemde -1982'den sonra- yayımlamaya başlamış. Bugüne kadar yayımlanan batı klasiği sayısı 29. Tartışma bunların içinde özellikle başta yayımlanan 5 kitap etrafında gelişti; Don Kişot, Sefiller, Monte Kristo Kontu, Robinson Kruzo ve Pollyanna. Aslında bu kitaplar, kesinlikle dinsiz kalemlerin eserleri değil. Bütün dinlerdeki ortak hatta fıtri diyebileceğimiz hususlara haiz. Allah inancı, kader, ahiret gibi. Fakat İslam'ın yasakladığı bazı durumların anlatımında yayınevi hassas davranıp değiştirmelere gitmiş. Bazı söylemler eklenmiş, felsefe yapılmış. Yayımlandığı döneme ve yaptığı hizmete bakılırsa, bu doğru bir harekettir, diyen Timaş Yayınları Editörü İsmail Demirci, "Bu kitapları okutarak, İslami camia içindeki insanlara Batı Klasiklerinin kapısını açtık. Yeni bir nesil bu kitapları okuyarak düşünce dünyasını değiştirdi" diye belirtiyor. Kitapları artık orjinallerine uygun bastıklarını söyleyen Demirci, "Yayınladığımız yeni kitapları aslına uygun olarak fakat konularına dikkat etmek suretiyle yayımlıyoruz." diyor. İnsanlar en azından Timaş'ın bazı kaygılarını gütmeyecek duruma hatta, tersi bir duruma gelmiş. Çünkü, en ağır eleştirileri, kendi okuyucularından almışlar. Yapılan eleştirileri biraz da, yayım pazarında pay kapma çabası olarak gören Demirci, bütün anti kampanyaya rağmen, en çok satılan klasiklerin Timaş'a ait olduğunu savunuyor ve bazı insanların batı klasiklerine kutsal kitap gibi bakmaya başladıklarını belirterek, "Klasikler Batının kutsal metinleri değil." diye ifade ediyor. Çevirmenlik hakkımı kullandım Söz konusu kitapların çevirmeni Ali Çankırılı ise, çevirmenin, iki kültür arasında köprü görevi yapan kişi olduğundan bahsederek, "Ben, çevirmenlik hakkımı kullanarak, çeviri yaparken kendi insanımın kültür değerlerini hiçe sayamam. Monte Kristo'yu ele alalım. İçki içmesinin dışında, roman kahramanının bütün özellikleri İslamiyet'e uyuyor. Eğer ben eserin aslına sadık kalacağım diye kahramana içki içirirsem, onu okuyucunun gözünden düşürmüş olurum. Kaldı ki orada içki içmesi bir fondur, ana fikir değildir. Çeviri yaparken o cümleyi ya atlarım ya da su içiririm. Bu aslını bozmak değildir." diyor. Üstadı Cemil Meriç'in çeviri anlayışını benimsediğini söyleyen çevirmen, ele aldığı kitaplarda, Türk halkının kullandığı dili baz alıyor. Ali Çankırılı'nın "Buyrun cenaze namazına", "kenarına bak bezini al" gibi atasözleriyle bezediği cümlelerde, roman kişileri "fisebilillah", "helalleşelim", "Allah rahatlık versin" diye konuşuyor birbirleriyle. Bir sarhoş "Batsın bu dünya" şarkısını söylüyor Fransa sokaklarında. Burada, ortaya bir de, çevirmelerle ilgili anlayış farkı çıkıyor tabii. Ben yazmadım, o yazdı Don Kişot'un yazarı Cervantes'in, Engizisyon mahkemesinden korktuğu için romanın el yazması aslının Seyyit Hamit Bin Engeli adında Endülüslü bir filozofa ait olduğunu iddia ediliyor. Robinson Kruzo'nun yazarı Daniel Defoe'nun ise bu eseri, "Hay İbn-i Yaksan" isimli bir müslümandan aşırdığı iddiası var. Bu kitaplarda, özellikle Endülüs'ün katkısıyla İslamiyetin etkisi söz konusu. Öyle ki, Don Kişot'unun tesbihi bilmesi de normal kalıyor. Tesbih meselesi istihzaya maruz kalsa da, Bilgi, Sosyal ve İstanbul Yayınevi'nin basımlarında da şaşırtıcı bir şekilde yer alıyor. Yalnız Timaş, tesbihin tanelerini 99'a çıkarıyor ve "Mağribliler'in Allah'ı başka, bizim Allah'ımız başka mı?" diye veriyor mesajını. Sefiller'de yer alan bir intihar sahnesinde ise, Yaratan'ın intihar kapısını yasakladığı hatırlatılıyor, hemen. Hangisi doğru? Farklı dünya görüşlerindeki birçok yayınevinin kısaltmalara gitmek suretiyle, klasiklerde değişiklikler yaptığını görüyoruz. Böylelikle bazı bölümlere hiç rastlanmazken, geriye kalanlar da çevirmenin kullandığı dile göre değişikliğe uğruyor. Birbirine satırı satırına uyan iki çeviriye rastlamak zor. Mesela; Victor Hugo'nun "Sefilleri"ni, Timaş; 518, İnkılap; 159, Türdav; 488 sayfa olarak basmış. Yine Timaş dışındaki yayınlara bakıldığında "hassas" olunan konularda, o tür kaygılar taşımayan yayınevlerinin de benzer vurguları olduğu görülüyor. Örneğin Bilgi Yayınevi'nin Bertan Onaran çevirisiyle bastığı Don Kişot'ta, Arafat'tan bahsediliyor; "Sen buna Arafat mı diyorsun?" (Sh:221) Ne müdahaledir ne değildir?
Batı Klasikleri konusunda görüşlerine başvurduğumuz yayınevlerinden Armoni Yayınları'nin editörü Menderes Şahan: "Çevirileri birebir yaptık. Sadece kitap fiyatları gözönünde tutularak, Sefiller ile Suç ve Ceza'da kısaltma yapıldı. Ama orjinal metne sadık kaldık" diyor. Ancak bu bile klasiklere bir şekilde "müdahale" edildiğinin de ifadesi aslında. Görüşlerini aldığımız Şule Yayınları Yönetmeni Ali Ural ise çeviri konusundaki hassasiyetlerini şu şekilde anlatıyor: "Bir kitap, yazarının veya çevirmeninin elinden çıkıp, okuyucusuyla buluşana kadar, kendisine gösterilen ilgi ve duyarlılığa göre şekillenir. Yayınlanacak kitabın seçimi kadar, seçilen kitabın yayınlanana kadar geçirdiği evrelerde nelere dikkat edileceği de önemlidir. Telif, çeviri, redaksiyon, tashih, sayfa düzeni kapak ve baskı birbirlerini tamamlayan unsurlar. Klasikler gibi nesilden nesile okunup iz bırakan kitapların Türkçe'ye çevrilmesi her zaman ciddi bir iş olarak yayıncıların sınavı haline gelmiştir. Biz Şule Yayınları olarak bu sınavı iyi verdiğimizi düşünüyoruz. Yayınladığımız çeviriler sadece belli bir camiaya değil, tüm kitap okurlarına mal olmuş, takdir toplamıştır. Biz çevirilerin aslına uygun, eksizsiz olmasının yanı sıra, akıcı bir Türkçe'yle yapılmasını da önemsiyoruz. Tercüme bir sanattır ve en az telif kadar önemli ve yorucudur." Ülkemizde, edebi eserlerin ideolojiler doğrultusunda değiştirilmesinin ilk örnekleri İçişleri Bakanlığı'nın Matbuat Umum Müdürlüğü kanalıyla 1937'de yayımladığı genelgeyle ortaya çıkmış, bu genelgede yayınevlerinden, halkın sevdiği kahramanların rejimin ruhuna uygun, yüksek manalı ve yeni vakalar içinde gösterilmesi istenmiş. Aşkından dağları delen Ferhat'ın "trenin sembolü" olarak sunularak, Cumhuriyet'in şimendifer politikasının sözcülüğünün yaptırılması gibi.
|
|
|
|
|
|
|
|