T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Dersimli Serdar'ın dönüşü ve festival…

Tunceli'de, Munzur Festivali sırasında, devletin valisi eliyle yaratılmaya çalışılan kışkırtmalar nedeniyle olayların çıktığı, halkın valilik tarafından stadyuma asılan Devlet Bahçeli'yi öven afişe sert tepki gösterdiği saatlerde, bir cenaze konvoyu il sınırları içinde ilerliyordu.

Dersimli bir genç olan Serdar Eren'in, Brüksel'in Ostend yakınlarındaki küçük bir kasabadan başladığı uzun yolculuğu, aynı akşam memleketi olan Ovacık'ta son buluyordu.

Belki de ilk defa, yol kontrollerinde didik didik aranmadan, sorgu sual edilmeden köyüne ulaşabilmişti.

Üstelik bu kez Munzur Festivali gerekçesiyle bu kontroller olağanüstü fazla ve sıkıyken...

Sanki festival nedeniyle memleketlerine gelen Dersimliler'e, "Bir daha buralara gelmeyin, gelirseniz böyle olur" denmek isteniyordu.

Tabii Serdar bunları ne görecek ne de duyacak durumdaydı.

Durumu görse mutlaka çok üzülüp hiddetlenebilirdi ama, artık bu konularda mücadele edemeyecekti.

O, bulunduğu metal tabutun içinde, bir an önce köyündeki havadar, sakin mezarlığa gömülmeyi bekliyordu.

Acelesi vardı. Bir an önce, yatacağı yerden gökyüzündeki pırıl pırıl yıldızları seyre başlamak istiyordu.

Hava kararmıştı, yıldızlar neredeyse görünmek üzereydi.

Daha birkaç gün önce Londra'da bana, "Biliyor musun Koray abi" demişti. "Gökyüzü ve yıldızlar en güzel benim köyümden görünüyor."

İşlerini bir an önce bitirip Ovacık'a gidecekti.

Çok özlemişti oraları. 15 gün önce gitmiş oldu, hem de en yakın arkadaşlarından biriyle, Bingöl doğumlu Deniz'le...

İkisi de değişik zamanlarda değişik nedenlerle ve değişik yollardan memleketlerini terketmek zorunda kalmışlardı.

Ama aynı kaderi paylaşmışlardı. Londra'ya dönerken aynı arabanın içinde yan yana hayata veda etmişler ve aynı güzergahtan memleketlerine dönmüşlerdi.

Serdar köyüne giderken, Deniz'in bu konuda tereddütleri vardı.

"Köye gidip görmeyi çok istiyorum aslında" demişti o da birgün bana… "Ama biliyor musun yıllar sonra yalnız gitmek istemiyorum."

Onun köyünün bulunduğu bölgenin hâlâ yasak ve tehlikelerle dolu olduğunu iyi biliyordum.

Hem bu nedenle hem de köyünde kimseler kalmadığı için yani aslında gidecek bir köyü kalmadığı için o, köyüne değil İzmir'e gömüldü.

Londra'da, gönüllü mü, zorunlu mu olduğu pek belli olmayan bir sürgün hayatı yaşıyorlardı.

Neden diye sormaya gerek var mı?

Bugün Tuncelililer'in, Bingöllüler'in ve daha birçok ilin, ilçenin şu andaki nüfusundan fazlası Türkiye'ye, Avrupa'nın değişik bölgelerine dağılmış vaziyette.

Avrupa'nın her yerinde birçok Serdar, birçok Deniz yaşıyor.

Türkiye'deki şiddete ve acımasızlığa dayalı devlet yapısı insanları çil yavrusu gibi oradan oraya savurmuş.

Bir kısmı kendi ülkesinde mülteci, bir kısmı ise başka ülkelerde…

Bunlardan bazıları, memleketlerine, Dersim'e gitmişler. Serdar'ın memleketine, köyüne koştuğu gün… Havalarına, sularına, topraklarına duydukları özlemi bir ölçüde giderebilmek amacıyla.

Devletin valisi ise onları, 27 bin adet bayrakla ve Bahçeli'ye övgü düzdüğü pankarta karşılıyor.

Kimse kalkıp, "Ama işin içinde kışkırtıcı örgütler de vardı" diyemez.

Olabilir. Tunceli hassas bir bölge ve cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, devlet açısından şaibeli görülen, kuşku duyulan, gözetim ve denetim altında tutulan bir bölge.

Bölge şimdi de Olağanüstü Hal kapsamında.

Böyle bir bölgede, kışkırtıcılık yapmak isteyen yasa dışı örgütler olmaz mı? Olabilir… Nitekim varlar da…

Kaldı ki, bu kışkırtıcılardan kaçının hangi başka 'derin' örgütlerin emrinde ya da denetiminde oldukları da bir başka soru işareti.

Bütün izlerin birbirine karıştığı bu bölgede aslında kimse kesin konuşma yetkisine sahip değil..

İşte devlet, buna rağmen o festivalin esenlik ve barış içinde yapılmasını sağlamakla mükellefti. Devletin valisi ise, bunun yerine MHP propagandası yapıp dinamitin fitilini ateşlemeye çalıştı.

Dersimliler bu oyuna gelmediler.

Serdar'ın memleketi bir doğa harikası. İlk gittiğimde çarpılmıştım.

Munzur Dağları, Munzur Çayı, Munzur Vadisi… İnanılmaz güzelliklere tanık oluyor insan. Yörenin derelerinde, çaylarında çıkan alabalığın bir benzeri yok.

Devlet, bu benzersiz doğa parçasını yıllar önce 'Milli Park' yapmaya karar vermiş.

Ama bu kararını bir türlü hayata geçirmemiş.

Sonra da, tam tersi bir kararla, Munzur Vadisi'ni tümüyle yokedecek başka bir karar almış… 30-40 kilometrelik vadi boyunca 8 ayrı baraj ve hidroelektrik santrali yapımını planlamış.

Mantıklı bir gerekçesi yok. Sulama amaçlı dense etraf zaten sulak. Bölge dağlık olduğu için fazla bir taban arazi yok.

Elektrik üretim amaçlı dense, üretilecek enerji, toplam Türkiye üretiminin ancak binde biri kadar olabilecek.

Bu arada birçok köy daha haritadan silinecek, binlerce insan daha yerinden yurdundan edilecek.

1935'li yıllardan itibaren onbinlerce Dersimli doğup büyüdükleri toprakları terketmek zorunda kaldı.

Serdar ve ailesi gibi…

Son olarak, 1984 ile 1998 yılları arasında PKK ile süren 'düşük yoğunluklu savaş' nedeniyle Tunceli'ye bağlı 600 kadar köyün yaklaşık üçte ikisi boşaltıldı. İl nüfüsunun neredeyse yarısı daha göçetmek zorunda kaldı.

Serdar ve daha niceleri gibi…

Ama bu ülkeye, bu doğaya, bu insanlara yazık değil mi?

Bırakın insanlar ülkelerine Serdar gibi, Deniz gibi öteki hayatlarında değil bu hayatlarında kavuşabilsinler.

Kendi topraklarında özgürce kimliklerini, kültürlerini yaşayabilsinler.


30 Temmuz 2001
Pazartesi
 
KORAY DÜZGÖREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED