|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Derviş meselesi ilk ortaya çıktığı gün "net" bir mesele olarak görülüyordu. 50 yıllık yanlış kalkınma modelinin ağır faturasını ödemek zorunda kalan Türkiye, artık dış dünyanın dinamiklerine sırt dönemez hale gelmişti. Hem ortaya çıkan vahim kriz, hem de dış dünya ile entegrasyonun kaçınılmaz bir noktaya gelmiş olması, Derviş'i bir "köprü" konumuna getirdi. Derviş doğal bir biçimde Türkiye'nin içe kapanmışlıktan kurtulma arayışının sembolü oldu. İşte bu noktada hem Derviş'in duruşu, hem dış dünya ile köprü arayan siyasallaşma ve hem de dış dünyanın Türkiye'de "öngörülebilir" bir siyasi aktör arayışı Derviş'i doğal bir siyasal unsur haline getiriverdi. Dış dünya ile ilişkilerinde oradan birinin aracılık etmesini doğal olarak benimseyecek olan "beyaz Türkler" açısından Derviş'in içine yerleştiği koordinat gayet makbuldü... Bu kadar kendiliğinden (?) dinamiğin biraraya gelmesiyle beraber ortaya çıkan ve benimsenen "Derviş siyaseti", akla gelebilecek her türlü siyasetsizliği ardı ardına sıraladı. Siyasette kendisine hoca seçme biçiminden tutun da, söylediği hemen herşeyin bir açmazdan başka birşey üretmemesine kadar Derviş, tam bir "kırılma noktası"dır. Yönetim katında yer aldığı ilk günden beri, sakin ama "kurgusal sakinliğinden" dolayı inandırıcılığı zayıf birşeyler vaadediyor halka Derviş, ardından şu ya da bu sebeple ortaya çıkan bir kriz, Derviş'in reçetelerini aksatmış oluyor. Bakanlar gidiyor, yasalar çıkıyor, tarihler uzuyor, saptanmış hedeflerden sürekli sapılıyor, fakat ilginç bir biçimde Derviş değil bilumum siyasetçiler suçlanıyor. Tabii Derviş'in açık bir avantajı, bu derece yeteneksiz ve siyaset-dışı bir hükümetle çalışması. Bu nedenle Derviş'in her hatasının "hafifletici sebebi" olarak doğal bir şekilde görünürleşiyor hükümet. İşe başladığı günden bugüne kadar siyasete verdiği mesajlardan, ekonomiye dönük duruşuna kadar Derviş'in ülkeye soluk aldıran herhangi bir açılımı olmadı. Rakamlar düzeyindeki spekülasyonlardan ötesine geçilemedi bir türlü. IMF Başkan Yardımcısı Fischer'in gelmesiyle ülkenin bu derece alt üst oluş yaşaması, "siyasi kırılganlık" açısından daha da dibe vurulduğunu gösteriyor. Ülkedeki kurumların standartlarının yükselmesine dönük milim bir kıpırdama yok, tam tersine Fischer'in gelişinde görüldüğü gibi aslında fevkalade bir polarizasyon var. Fischer'in gelişiyle ekonomiden siyasete kadar ülkenin tüm dinamikleri "esas duruş"a geçmişken, Tunceli'de Munzur Festivali'nde çıkan olaylara karşı il merkezinde askeri birlikler yürüyor. Bu manzara Türkiye'nin halini net bir biçimde ortaya koyuyor. Fischer'in gelişini dış dünya ile entegrasyon gibi algılayan Türkiye, kendi içindeki bir olayı ağır asayiş gösterisiyle durdurmaya çalışıyor. Dolayısıyla ne Fischer'le bu şekilde masaya oturmanın pozitif bir anlam ifade etmesi sözkonusu olabiliyor, ne de Tunceli'de bundan üçyüz yıl öncesinde kullanılanlardan daha ileri bir uygulama yürürlüğe sokulması sağlanabiliyor. Türkiye kendini kendi elleriyle sanal bir aleme taşıyor. Bu da herşeyin en uç noktasında varolduğu ama bunlardan hiçbir anlamlı siyasetin çıkmadığı bir yapı bu. Bir yandan Fischer'in gelişinde ortaya çıkan ruh hali, öte yandan Tunceli'de görünürleşen yapı, bütün dinamikleriyle çağdaş dünyanın standartlarının giderek altına düşen bir Türkiye fotoğrafı çıkarıyor. Bu yapıdan çıkmanın bir aktörü olarak görünürleşen Derviş ise tam bir illüzyon. Krizin ilk günlerinde Derviş karşıtı lobi, ülkeyi krize sokup sonra "milli egemenlik istismarı" yoluyla suçu Derviş'e atmaya çalışan bir karakterdeydi. Bugün ise Derviş taraftarı lobi, suçu sürekli siyasetçiye atıp Derviş'in bilinçle işlettiği siyasetin bir başka tür siyasetsizlik olduğunu gözlerden saklamaya çalışan bir lobi. Her ikisi de illüzyon. Her ikisi de parçanın mutlaklaşması, bütünün ıskalanması
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |