|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bunlar beni "Türkiye'yi kurtaran adam" mı sanıyorlar, ne? Galiba artık bir gerçeği herkesin kabul etmesi gerekiyor: Bir haberin Hürriyet veya Sabah gibi gazetelerde yayımlanması bir anlam taşımıyor; inanılır olması için bizlerin de yazmamız şart... Öyle olmasaydı, 'en çok satan gazete' Hürriyet'ten bir yazar, seri yazılarına tepki gelmeyince, durup, "Bu konu Yeni Şafak'ta niye ele alınmıyor?" diye sorar mıydı? Herhalde anladınız: Fatih Altaylı, Star Grubu'nun patronu Cem Uzan'ın Motorola ve Nokia şirketlerine yaklaşık üç milyar dolar borçlu olduğunu yazdı. Motorola ile ortak oldukları şirkette gizli bir genel kurul yapıp, kendi hisselerini artırmayı da becermiş Cem Uzan... Dahası, devlete vergi borcu da varmış; Çukurova Elektrik ve Kepez şirketleri de SPK tâkibindeymiş... Bunları yazdı yazdı, sonra dönüp, "Neden Yeni Şafak'ın medya etikçileri bu konuyu ele almıyorlar?" diye soruverdi... Cevabı ben verdim: "Yazmıyorum, çünkü Türk medyasının bütününün tek bir patronun eline geçmesini istemiyorum. Sabah, biraz da bizim yayınlarımız sayesinde, o patronun kucağına düştü; şimdi de Yeni Şafak ile Star'ı hedef aldı o patron... Bir gazeteci olarak kendi hayat alanımı daraltmayla sonuçlanacak biçimde davranamam. Aynı sebeple, Cumhuriyet aleyhine de artık yazmıyorum. Ahmak mıyım ben?" Yazdıklarımı, "Bir medya etikçisinin itirafları" başlığı altında Hürriyet okurlarına duyurdu Fatih Altaylı... "Ben doğru yazar, doğru yorum koyarım, halk kararını verir" demiyormuşum. Haberleri işime yarayacak ve işime yaramayacak haberler diye tasnif ediyor, manipülasyon yapıyormuşum. Yazısını şöyle bitirmiş Hürriyet yazarı: "İyi ki ben biraz zorladım da, Uzanlar konusunun onun yazamadığı gerçekler arasında olduğunu öğrendik. Diğerlerinin de bir listesini verse de, yanlışlıkla o konulara girmesini istemesek." Yahu, ben bu gazetenin bir kemter yazarıyım, yöneticisi değilim; benden başka iki düzine daha yazarı var bu gazetenin. Benim yazmadıklarım gazetede haber olur, başka yazarlar tarafından ele alınır. Yazdıklarım da, yazmadıklarım da benim kendi tercihim. Yazabilme hakkımın elimden alınmamasına titizleniyorum; bunun için de medyanın tek bir patronun eline geçmesini istemiyorum. Ben burada oyunları fâş ederken kendim oyuna âlet olursam okurlarımı hayal kırıklığına uğratmaz mıyım? Her şeyden önce basının 'özgür' olduğu ortamlarda uygulanabilen 'medya etiği' de, benden böyle bir davranış bekler... Biz bunlarla uğraşırken, Hürriyet yönetmeni Ertuğrul Özkök, "Bu köşeler babamızın malı mıdır?" sorusuna cevap arayan bir yazıyla okurların karşısına çıktı. "Komplocuların beni suçlamasına fırsat verecek riskli bir iddia" dedikten sonra, meramını, genç gazetecilerle sohbet ederken sarf ettiği bir soru cümlesiyle açıkladı: "Bir köşe yazarı düşünün. Birini kafaya takmış. Durmadan hakaret ediyor, o kişi hakkında durmadan temelsiz yazılar yazıyor, iftiralar atıyor. Şimdi bir genel yayın yönetmeni bu yazara müdahale ederse, sansür mü uygulamış olur?" Konuyla ilgili yazı yazma niyetini açtığı Oktay Ekşi, "Geç kalmış bir yazı olur" demiş "Bu köşeler babamızın malı mı?" yazısı için... Açtığı yoldan tartışmaya girenler, Ertuğrul Özkök'ün aklında kendi gazetesinden yazarlar bulunduğu kanaatindeler. Emin Çölaşan'ın yüzüne diyemediklerini, böyle ortaya yazılmış bir yazıyla duyurduğu zehabına kapılanlar oldu. Oysa, Hürriyet yönetmeninin aklında grup gazetelerindeki köşe yazarları yok; Alev Alatlı'nın romanından nazire, "OK Musti, o gazeteler tamam..." diyebileceğimiz durumda onlar... 'Mavi akım' projesinden pis kokular geldiğinin ilk farkına varan kimdi, hatırlayalım: Emin Çölaşan... Bu konuyu, Mesut Yılmaz ve ANAP'lılar ekseninde daha 1999 yılı sonunda yazdı Çölaşan; ama ilk yazıldığı biçimiyle bugün bile internette duran (http://arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/turk/99/12/01/yazarlar/04yaz.htm) o yazıyı Hürriyet okurları okuyamadılar. Okuyamadılar, çünkü Mesut Yılmaz'ı gücendirmeyi göze alamayan gazete yönetimi Çölaşan'ın yazısını sansürledi. Rahmetli Yavuz Gökmen'in yazıları sansüre uğradığında, "Yazdıklarını sansürleyen gazetede kalan yazar haysiyetsizdir" diye yazdığını unuttu şimdi Emin Çölaşan. Aynı grubun gazetelerinden Milliyet'te, Sadettin Tantan'ın istifa ettiği, RTÜK Yasası'nın son maddelerinin Meclis'te görüşüldüğü gün, Hasan Cemal, Melih Aşık, Derya Sazak, Meral Tamer ve Meliha Okur'un yazıları sansür edildi. O gece milli maç olmasına dua etsinler; sansürün izleri o sayede sadece Kıbrıs ve Almanya baskılarında kaldı. Mizah yazarı Gani Müjde de Milliyet'ten sansür yüzünden ayrılmak zorunda kaldı. Grup gazetelerinde ters yazılar sansürleniyor, olan ters yayınlar yönetim izniyle... Ertuğrul Özkök kendi yaptığını mâzur göstermenin peşinde değil; başkalarına akıl verme derdinde... O başkalarının kim olduğunu düşünün, bulursunuz... İyi de, çok satan gazetelerde çıkan haber ve yazıları kimse ciddiye almıyorsa, her trenin peşine takılan katar olmak zorunda mıyım? Benim önceliğim, kendi hayat alanımı koruyarak köşemi kotarmak, Türkiye'yi kurtarmak değil... Dahası, köşemi bağımsızlığını koruyarak kotarabildiğim sürece Türkiye'nin kurtulacağına inanıyorum ben... Bilmem, anlatabildim mi?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |