|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'de olmaz olmaz! Seçimin 3 Kasım 2002'de yapılması ihtimalinin, sadece bir 'ihtimal' olarak gözüktüğü günlerde 'Bu iş bitti; TBMM, erken seçimi zorlayan iç ve dış dinamiklerin önünde dayanamaz ve erken seçim kararını alır' görüşünden sapmamış ve günlük Ankara siyasi manevralarına takılarak vakit tüketmemiştik. Ancak, itiraf etmeliyiz ki, TBMM, 3 Kasım 2002 erken seçim kararını aldıktan sonra, kendi 'idam fermanları'nı -üstelik 449 oyla- imzalayan milletvekillerinin Ankara'da kalmayacaklarını ve 'AB uyum yasalarının geçirilmesi ihtimali'nin çok düşük olduğunu düşünmüş ve dile getirmiştik. İtiraf etmeliyiz ki, TBMM'den dünkü 'performansı' beklemiyorduk. TBMM, akıl almaz bir sür'atle 'AB paketi'ni ve hem de 'idam cezasının kaldırılması'nı 'paket dışına çıkartmak' için MHP'ye bir de Ak Parti'nin eklenerek -besbelli seçmen hesaplarıyla- yaptığı hamleye rağmen kararlaştırarak bir 'tarihi adım' attı. Türkiye'nin AB doğrultusundaki 'kuvvetli irade beyanı'nı ortaya koydu. Türkiye'nin AB tam üyeliği ve bunu elde etmek için 'müzakerelerin başlaması' hala uzun bir yolu gerektiriyor. Kopenhag Siyasi Kriterleri, 'ruhu' itibarıyla 'uygulama' demek. Sadece 'yasa değişikliği' yetmiyor. Ayrıca, Türkiye'nin AB hedefi açısından, Kıbrıs, başlıbaşına ve devasa bir sorun. Ama, söz konusu 'AB paketi' bir 'olmazsa olmaz' aşamayı ifade ediyordu ve bu parlamento, gerçekten büyük bir adım atarak, 3 Kasım 2002 sonrası oluşacak parlamentonun işini çok büyük ölçüde kolaylaştırdı. Ayrıca, AB'nin de böyle bir 'irade beyanı' karşısında, Türkiye'ye kapılarını kapalı tutabilmesi de pek kolay değildir. 'AB paketi'nin TBMM'den -hem de erken seçim kararının hemen ertesinde- önemli bir oy çoğunluğuyla geçmesini hemen herkes 'Türkiye'nin AB yolunun açılması' olarak 'dış'a yöneltilmiş bir 'irade beyanı' olarak algılama eğiliminde. Oysa, bunun belki de Türkiye için en büyük 'kazanç' sağlayıcı yönü 'AB'den ziyade 'iç'e ilişkin. Türkiye'de bunca zamandır hükmünü icra etmiş olan 'Kürt meselesi'nin 'suhuletle' çözümü ve 'iç barış'ın sağlanması doğrultusunda atılmış 'hayati' önemde ve değerde bir adım. 'Paket'in en canalıcı maddeleri, 'idam cezası' ve 'anadilde öğrenim'e ilişkin olanlardı. Nereden baksanız, bunlar, doğrudan ya da dolaylı olarak Kürt meselesi ile irtibatlıdır. Eğer, idam kavramıyla Abdullah Öcalan ismi arasında bir irtibat kurulmamış olsaydı; eğer 'anadilde öğrenim hakkı' kavramıyla 'Kürt kültürel kimliği' arasında bir irtibat bulunduğu algılanmasaydı; bu 'paket' ve içeriği Türk siyaset sahnesini bu kadar gerer miydi? Hiç sanmıyoruz. Bu maddelerin ve paketin geçişi, bu bakımdan, Türkiye'nin Kürt kökenli vatandaşlarının ülkeye bağlılığını ve ülkenin 'Avrupa doğrultusu'na güvenini pekiştirecek ve dolayısıyla 'iç barış'ı güvence altına alacak özelliği nedeniyle çok önemli sayılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sahip bulunduğu 'alt-kimlikler'in 'kültürel hakları'nı güvence altına alacak, vatandaşlarının bir bölümünün hissiyatını gözeten ve 'intikamcı bir hukuk anlayışına yönelmeyeceği'ni deklare etmiş olan bir ülke; yani bir 'Avrupalı Türkiye', ancak ve ancak ülkenin 'iç dokusu'nu sağlamlaştıracak ve her türlü bölünmeye karşı en etkili 'emniyet sübabı'nı oluşturacaktır. Böyle bir Türkiye'nin, yani bir 'Avrupalı Türkiye'nin, Irak'ın geleceğinden, Irak, oradaki Kürtlerin bir 'federal yapı' içinde 'federe statü'ye kavuşmasından ürkmesi için de geçerli bir sebep kalmayacaktır. Irak Kürtlerinin, özerk ya da federe bir statüde bulunmasından, Türkiye, kaygılanırsa niçin kaygılanır? Sebep basit: Öyle bir Kuzey Irak, Türkiye'nin Kürt vatandaşları için bir 'cazibe merkezi' oluşturabilir endişesinden ötürü. Niçin oluştursun? Buna, oluşturabilir cevabı vermek; Erbil ya da Süleymaniye'nin, Diyarbakır, Mardin, Van, Bitlis, vs.'den İstanbul, İzmir ve Ankara'ya oranla daha 'cazip' olacağını düşünmek demektir. Böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için, Türkiye'deki Kürt vatandaşların, bu ülkeye ilişkin tüm umutlarını yitirmiş olmaları gerekir. Oysa, 'olağanüstü hal' altında yaşamaktan çıkarılmış, vakar ve güvenlik içinde, kültürel kimliklerine saygı gösterilerek ve kültürel haklarını kullanma imkanı edinmiş bir halde yaşayacak olan Kürt kökenli vatandaşlarımızın; Ankara'yı, İstanbul'u, İzmir'i hatta tüm Avrupa'yı gözden çıkartarak, gözlerini Dohuk'a, Zaho'ya dikmeleri için çıldırmış olmaları gerekir. Ki, öyle değillerdir. Siz Türkiyeli Kürt olsanız, 'Avrupalı' olmayı, 'Avrupa normları ve standartları'yla yaşamayı mı seçersiniz; aklınız Erbil-Süleymaniye eksenine mi takılır kalır? Ülkemizin bu 'insan tipi'nin yıllar içinde nasıl bir 'formasyon' edindiğini, bu 'insan tipi'nin içinden çıktığı bölgenin özelliklerini ve nasıl bir 'transformasyon' geçirdiğini birinci elden öğrenmek ve bilgi sahibi olmak istiyorsanız, vakit geçirmeden 'Hevriz Ağacı' isimli kitabı alıp okuyun. Eski bir Mülkiyeli, bir dizi devlet görevinde bulunmuş, Kozluk Belediye Başkanı iken başı belaya girmiş Abdullah Kaya'nın, 'biyografik-romanı' bu kitap. Ama, bu kitabı okurken, Kürtlerin ve Kürt meselesinin, yarım yüzyıla yaklaşan serüvenini de okuyorsunuz. 'Hevriz Ağacı', talihsiz bir dönemde piyasaya çıktığı için, hakettiği ilgiyi göremedi. Yaşar Kemal'in 'Karıncanın Su İçtiği' adlı son romanı ile Murathan Mungan'ın 'Yüksek Topuklar'ıyla aynı günlerde çıkması, kitabı bir nebze gölgede bırakmış olmalı. Şimdi okumanın tam zamanı. Hatta, Kürt vatandaşlarımızın nasıl Türkiye'nin 'siyasi ve toplumsal kültürünün bir parçası olduğunu' kitabı okumuş olarak bazı milletvekilleri öğrenmiş olsalardı, belki de, 'AB paketi' daha da fazla bir oy çoğunluğuyla TBMM'den çıkabilirdi. Türkiye'de 'iyi şeyler' de, tabii ki, oluyor. TBMM'nin dün ortaya koyduğu 'performans'la 'Türkiye'nin AB yolu' çiçeklenmeye başladı. Türkiye'de 'iç barış'a 'çiçek' atıldı. Ve, herhalde 'Hevriz Ağacı' da 'çiçek' açtı...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |