|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu yaz diğerlerinden epeyce farklı olarak, erken seçimin gündeme gelmesiyle siyasete ve siyaset konuşmaya ara veremedik. Oysa biliyoruz; yaz mevsimi bu işleri hiç mi hiç uygun bur mevsim değildir. Yaz mevsimi, bana göre de, yıldızlı geceleri, yeşili mavisiyle insan işi olan "siyaset" üzerine konuşmaktansa, "kozmos"u temaşa etmeye çok daha uygun bir mevsimdir. Kısa bir süredir belki birçoğunuz gibi ben de böyle davranmaya çalışıyorum. Ne mi yapıyorum? Öyle aman aman şeyler değil; kimyasal gübre ve hormonu görmediği bahçelerden gelen kokuları çok tanıdık domatesleri bulmak, mehtaplı gecelere rastgelen kokulu rüzgârı içime çekmek ve epeyce uzun zamandır kapaklarını kaldırmaya niyetlendiğim kitapları hiç değilse karıştırmak... Oh beee! Bu dünya ömrümüzü esir alan "yeni"si ve "eski"siyle can sıkıcı sima ve laflardan ibaret değil ya!.. Arada bir de, henüz tamamlanmamış, üç beş ay sonra okuyucumuzun eline ulaşacak yarı çeviri yarı telif bir çalışmadan önüme uzatılan güzel (hem de ne güzel!) sayfalara göz atıyorum. Şimdi isterseniz, bugün "reel dünyevîlik"in dışına çıkarak, söz ettiğim çalışmadan birkaç sayfaya birlikte göz atalım. Konumuz "Zaman" olsun... Ama öyle 29 Temmuz ya da 3 Kasım gibi bir "zaman" değil; basbayağı "Zaman!" Hadi gelin, kendimizi gündelik hayatın bu tatsız mı tatsız "tarihler"ine kaptırmayalım ve "Zaman" üzerine şu güzel mi güzel sayfaları okuyalım. Oh be, dünya varmış! "'Ey Zaman! Uçuşunu bir süre için durdur!', bir mutluluk anını ebedileştirmek için şair böyle haykırmaktaydı. Ama bu dilek gerçekleşemez ve hemen hemen düşünülemez. Bunu fark etmek için Alain'le birlikte şunu sormak yeterlidir: 'Zaman, ne kadar zaman için uçuşunu durduracaktır?' Saf zaman, hesaba katılmaması imkansız olan bir şeydir. Olaylarla dolu somut süreyi, örneğin dolu dolu geçmiş bir günü göz önüne alalım. Hayal gücümü kullanarak bu süreden, onu işgal eden sevinçleri, endişeleri ve olayları dışarı atabilirim. Bütün bu olayların meydana gelmediğini varsayabilirim. Ancak hayal gücümün ortadan kaldıramayacağı bir şey vardır: Zamanın kendisi, bütün bu cereyan eden olayların çerçevesi. Dahası var: Süre ne kadar boş ve olaylar bakımından ne kadar yoksulsa, zamanın gerçekliğini o kadar çok hissederiz ve o, o kadar çok üzerimize çöker. Dolu saatler çabuk geçer; buna karşılık sıkıldığımız saatler en uzun saatlerdir, çünkü onlarda artık saf zamanın kendisi vardır ve hiçbir şey ona karşı olan dikkatimizi dağıtmaz. İçinde hiçbir şeyin meydana gelmediği saatler bir türlü bitmek bilmez ve bu anlamda haklı olarak "Sıkılmak, saf zamanı hissetmektir" denmiştir. (...) Uzayın geriye döndürülebilir olmasına karşılık (Onu zıt yönlerde kat edebilirim ve başladığım yere geri dönebilirim. Örneğin Paris'ten Lyon'a gidip tekrar Paris'e dönebilirim), zamanda geriye gidilemez. Zamanı ancak tek bir yönde kat edebiliriz. Şu andan geriye gidemem, geçen yılı yeniden yaşayamam. Tersine sürekli olarak ondan uzaklaşırım, hatta onunla ilgili hatıram bile değişir, güzel bir görünüm alır. Zaman her şeyi kendisiyle birlikte alıp götürür, her hangi bir şeyi sabit olarak tutmama engel olur. Evrenin aralıksız değişmesine duyarlı olan Herakleitos ("Hiçbir zaman aynı ırmakta iki kez yıkanamayız"), zamanın, "şu dama oynamaktan hoşlanan çocuk"un yıkıcı kayıtsızlığını hissetmişti ve Eski Ahit'teki Vaiz kitabı üzüntüyle "deliler gibi bilgelerin de öldüğü"nü söyler. Proust kalbimizin boşuna isyan ettiği zamanın bu trajik geriye döndürülemezliğinden herkesten fazla etkilenmişti. Uzun yalnızlık yıllarının arkasından hayatının sonuna doğru bir gece toplantısında hazır bulunduğunda eskiden tanıdığı insanları o kadar değişmiş bulur ki maskeli bir baloya katıldığı izlenimine kapılır. Vals yapan o eski sarışın genç kız, şişman bir dul kılığına bürünmüştür; yerinde duramayan o eski genç teğmen, göğsü nişanlarla dolu, göbekli, beyaz saçlı bir albay olmuştur: "Ama onlar uzun zamandan beri kazanmış oldukları bu yeni başlardan, bir kez balo sona erdikten sonra, ellerini yüzlerini yıkayarak kurtulamazlar." Bütün arzumuza rağmen zamanın geriye döndürülemezliğini değiştiremeyiz. Proust, hatırlamanın büyüsünün bazı özel anları tüm duygusal nüanslarıyla bize geri verebileceğini düşünmekteydi. Bu, duygusal bellek kuramıdır. Fakat gerçekte yaşamış olduğumuz şekilde geçmişi bellek aracılığıyla bütünüyle asla bulamayız. Çünkü onu hatırlamamız, şu anda içinde bulunduğumuz şeye bağımlıdır ve hatıralarımız da bizimle birlikte değişir. İnsan yüreğinin zamanın geriye döndürülemezliğini reddedişinin bir diğer işaretini ebedi dönüş efsanesinde bulmaktayız. Stoacılar birkaç bin yıllık bir dönemin sonunda her şeyi içine alacak evrensel bir yangının arkasından zamanın tüm akışının aynı olaylarla tekrar başlayacağına inanmaktaydılar. Nietzsche de evren tarihinin, her olaya ait binlerce ayrıntıyla birlikte, sonsuz olarak yeniden tekrarlanacağını düşünmekteydi: "Şu anda yaşadığın ve geçmişte yaşamış olduğun şekilde bu hayatını bir kez daha, sayısız kez daha yeniden yaşamak zorunda kalacaksın. Her acı, her zevk, her düşünce, her inleme yeniden sana dönecek; şu örümcek, ağaçların arasındaki şu ay ışığı, şu an, kendin dahil hayatında sözle anlatılamaz büyük veya küçük ne varsa hepsi aynı düzen, aynı sıra içinde geri döneicek. Varoluşun ebedi kum saati yeniden alt üst olacak ve sen, toz zerrecikleri arasında bir toz zerreciği olan sen de onunla birlikte havaya savrulacaksın. (...) Zamanın geriye döndürülemezliği karşısındaki trajik güçsüzlüğüm hem beni geçmişimin karşısına koyan deneyimlerimde, hem geleceğe doğru yönlendiren deneyimlerimde kendisini göstermektedir. Pişmanlığın doğurduğu acı, geçmişle ilgili güçsüzlüğümü açığa vurmaktadır. Geçmişte özgür bir biçimde bir seçim yaptığım duygusuna sahibim. Çünkü başka türlü davranma imkanım vardı. Fakat artık bir şey yapamam, olan oldu. Önümde bulunduğunda sadece bir tasarı olan ve kendisini özgür bir biçimde gerçekleştirdiğimi düşündüğüm eylemim, bugün artık geriye döndürme imkanım olmaksızın gerçekleşmiştir. Zamanın zalim büyüsüyle o, benim kaderim olmuştur. Özgürce yaptığım bir eylem, geçmişte kalan bir eylem olurken, benim için bir kadere dönüşmüştür. Pişmanlığın doğurduğu acıya, gelecek söz konusu olduğunda, beklenen şeyin yol açtığı işkence karşılık olmaktadır. Zamanda her şey aynı hızla yolculuk eder ve ben, yarınki randevumdan beni ayıran saatlerin akışını hızlandıramam. Ayrıca onu yapmak elimde olsa bile, yapmaktan pişman olabilirim, çünkü o hayatımı kısaltacaktır. Jankélevitch şöyle yazmaktadır: "Bu kadar kısa yıllar nasıl olup da bu kadar uzun günlerden meydana geliyor?" Sonuçta, gelecek beni korkutmaktadır, çünkü benim ölümümü içinde bulundurmaktadır. "Bir adam doğduğu anda, ölecek kadar yaşlıdır" der Martin Heidegger ve ölüm tehlikesi benim bütün mümkünlerimin ufkunda kendini göstermektedir. ...'
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |