|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Birçoğunuz gibi Derviş'in basın toplantısını ben de izledim. YDP'ye attığı "kazık" da dahil olmak üzere açıklamaları pek çok kişinin öngördüğü yöndeydi. Belli ki YDP'nin sağa sola yalpalaması sonunda Derviş'in de sabrını taşırdı. Nasıl taşırmaz; YDP "solda" bir parti olmak açısından daha ikinci ve üçüncü adamından (Özkan ve Talay) başlayarak "defolu" bir parti değil miydi? Üstüne üstlük partiye bir de "Baba'nın adamları" hücum edince Derviş'in "Benden bu kadar!" demesinden tabii ne olabilir? Tamam, ülkedeki partilerin "sağ-sol" diye sınıflandırılabilmesi çok zor bir mesele; ama doğrusu bu kadarı da fazla... Önümdeki gazetede bir fotoğraf var: İsmail Cem'in Meclis'teki çalışma odasında, "Baba'nın adamları" ile milletvekili olmak için YDP listesini tercih eden gazeteciler Ruşen Çakır ve Ahmet Sever karşılıklı oturuyorlar... "Baba'nın adamları"nın keyfi yerinde görünürken gazetecilerin bu ruh halini paylaştıklarını söylemek çok zor. Derviş, basın toplantısını biraz fazla (52 dakika) uzattı. Derviş her zamanki gibi düşüncelerini uzun uzun ama "tatlı tatlı" anlattı. Bıraksanız en az bir 52 dakika daha konuşurdu. Peki her şey iyi güzel de, burada durup soralım bakalım: Derviş televizyon ekranının karşısına geçmiş belki milyonlarca izleyiciye ne anlattı? İzleyenlerin ya da sonradan gazetelerden okuyanların hatırladığı gibi konumuz yine "Sosyal demokrasi ve Türkiye"ydi. "Sosyal demokrasi" Batı'da niçin etkili, sorun çözücü bir siyaset tarzıdır; Batı'da olduğu gibi Türkiye'deki "sosyal demokratlar" da niçin bir çatı altında toplanmalıdır; bu birliktelik ülkenin geleceği açısından niçin gereklidir, vs. Derviş bütün bunları öyle bir üslupla anlatıyor ki, bütün bu bahislere Türkiye'de sanki ilk kez temas ediliyormuş izlenimine kapılmamak mümkün değildi! Daha açıkcası şöyle bir manzara: Türkiye (sanki) "bembeyaz bir kağıt" gibi "siyaset"ten tamamen habersiz bir ülke de, sosyal demokrat Derviş, milleti bu konuda aydınlatıyor... "Gençliğimizde solu nasıl anlıyorduk, bugün nasıl anlıyoruz?", "Soyvetler Birliği'nin çöküşü Batı'daki siyasi partileri nasıl etkiledi?", "Eskiden bütün bankaların devletin elinde olması gerektiğini savunurken, zaman içinde fikrimiz nasıl değişti?" vs. Sanırsınız ki Derviş söz almasa, bu bahisler aklımızın köşesinden bile geçmeyecek! Peki bu tespitleri niçin mi yapıyorum? Şunun için: Derviş, iyi niyetine birçokları gibi ben de inanmama rağmen, Türkiye'de "siyaset"in nasıl işlediğini bilmiyor. Derviş, herşeyden önce, Batı'daki "sosyal demokratlar" ile bizimkileri birbirine karıştırıyor. Oysa onlar arasında hemen hiçbir benzerlik yok. Batıdakiler ismi üzerinde hem "sosyal" hem "demokrat"ken, bizimkiler ne yazık ki ne "sosyal" ne de "demokrat"! Derviş'in "Türk Sosyal Demokrasisi" içinde sıraladığı partileri hatırlayın: DSP, CHP, "ve bazı küçük oluşumlar ve kişiler". Bunlar mı "sosyal demokrat", bunların "ittifakı" ile mi ülkeye sosyal ve demokrat bir yönetim gelecek? Çok değil en fazla iki hafta önce birkaç gün arayla televizyon ekranında Deniz Baykal ve Mesut Yılmaz'ı dinledik. Programı hazırlayan gazeteci her iki başkana da Başbakan'ın AK Parti ve HADEP'e yönelik yaptığı ünlü (münasebetsizliğiyle ünlü) açıklamayı yorumlattı. Başkanların söyledikleri tamı tamına aynı değildi ama cevapların "ruhu" doğrusu pek yakındı. Baykal'a "türban" meselesine ilişkin görüşü de soruldu. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi yine tam bir hayal kırıklığı. "Türban" konusu yine bir televizyon programında Cem'in de karşısına çıkarıldı. Cevap yine ne siz sorun ne ben söyleyeyim türündeydi. Diyeceğim o ki, Derviş henüz "Türk sosyal demokratları"nın demokrat olup olmadıkları üzerinde bile düşünmemiş. Oysa "sosyal demokrasi" tamlamasında belirleyici ayak ikincisi, yani "demokrasi" ya da "demokratlık" değil midir? Derviş, sağ ve solun Batı'da olduğu gibi Türkiye'de de seçmenleri iki ana kıtaya ayırması beklentisi içinde. Oysa bilmiyor ki, Türkiye'de bugün bu ayrışmadan söz edebilmek mümkün değil. Çünkü Türkiye'de siyaset (ne yazık ki hâlâ) -toplumun büyük kısmı çok zor koşullar altında yaşasa da- Batı'da sağ ve solu ayıran önemli ölçütlerin başında gelen devletin "sosyal projeler"e uzaklığı ya da yakınlığı probleminden tamamen farklı olarak hâlâ bir "onur mücadelesi" olarak anlaşılıyor. Dolayısıyla bu ülkenin sosyal demokratlarının siyasetlerinde bu mücadeleye öncelik tanımadıkça seçmenlerin gönüllerini fethetmelerinin imkanı yok. "Herkes kendi yoluna..." diyorduk; ama unutmayalım ki kimi yollar zaten baştan beri kapalı...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |