|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ankara faslı bitti. Giderken, trene binmiştim. Hem demiryollarının tercih edilmesi gerektiğini düşündüğümden, hem tren yolculuğunu sevdiğimden, hem de arkadaşlarla oturup konuştuğumuzda her birinin otoyollardaki kazalara ilişkin hatıralarını dinlediğimden. Ankara'da zaman kavramı İstanbul'dakinden farklı. “Onbeş dakika sonra oradayım” diyenler, yarım saat geçtikten sonra bile sözlerinden caymıyor. Aradığınızda yine aynı sözü söylüyorlar: “Onbeş dakika sonra oradayım.” Ankara'da beş dakikalar da asla beş dakika değil. “Bana iki dakika müsade edin” diyenler, televizyonların “kısa bir reklam arası” süresi kadar bekletiyorlar. Ankara, benim bildiğim eskiye oranla “Şark”a daha çok yaklaşmış bu haliyle. Oysa zaman çok önemli. Zamanlama ise çok daha fazla. “Hayat zamanlamadır evlat” diyenler bile var muasır medeniyet seviyesinin tahtına kurulan Batı'nın arasında. Ankara'nın zaman ve zamanlama konusunda biraz daha gelişmeye ihtiyacı olduğu kesin. Yalnız, fiziki olarak çok büyüdüğü aşikâr. Bu hızla genişlemeye devam ederse, yakında İstanbul'la birleşebilir. Koşuşturma içinde geçen birkaç günlük Ankara faslında bir ara baktık ki sabah kahvaltısıyla duruyoruz. Vakit akşama yaklaşmış. - Öğlen yemek yedin mi? - Hayır. Sen? - Ben de yemedim. Yanımdaki arkadaşla bakıştık. Açlığımızı farketmemişiz bile. “Neyse” dedim, “Nasılsa seferi sayılırız. Öğle yemeğiyle akşamı birleştirebiliriz.” Kabul olup olmayacağını sordu. Bir lokantaya danışmak gerektiğine karar verdik. Demiryolları Genel Müdürü Vedat Bilgin duymasın, dönüş için otobüse koştum. Biraz daha çabuk varmak için. Koşmaz olaydım. Otobüs şoförü Mehmet Ocaktan'a çok benzeyen biriydi. Ocaktan'ın sakallı hali. Daha Ankara'dan çıkmak üzereyken, bir minibüsle temas eyledik. Fazla hasar yoktu ama yarım saatimize maloldu. Saatte 50, 60, 70 kilometreyi geçmedi kaptan. Bir ara 80'e çıktığını farkettim, hemen kendini toparladı. Hacı Abi tedbirli. Anladığım kadarıyla otobüsün iki ortağından biri. Bolu'daki moladan sonra, öteki ortak geçti direksiyona. O da şıp demiş, Resul Tosun'un burnundan düşmüş. Resul Bey'in sakalsız hali. O da 70-80 arasında bir süratle geldi. İstanbul'a giriş tabelasını gördükten sonra, yolu yarılamış oluyorsunuz mâlûm. Esenler otogarına gelmekle de iş bitmiyor. Toplam yolculuğun yaklaşık üçte biri kadar süre, otogar içinde dolaşmakla geçiyor. Labirent gibi sütunlar arasında manevra yapmaktan, otobüsten inene kadar canı burnuna geliyor insanın. Bir daha otobüsle dönersem, iki olsun. Velhasıl, İstanbul'a dönüşünü sevmedim Ankara'nın.
AH BODRUM, VAH BODRUM
Ne yaklaşan seçimler, ne Kemal Derviş'in siyasi geleceği! Bugünlerde Türk basınında Pembe Türkler'in tartıştığı gizli kalmış bir konu var: Ne olacak bu Bodrum'un hali?.. Ahmet Ertegün'den Hasan Pulur'a, Hıncal Uluç'tan Doğan Hızlan'a, Oktay Ekşi'den Ertuğrul Özkök'e sıkı bir “Nerede o eski Bodrum?” tartışmasıdır gidiyor. Efendim, eskiden Bodrum bu kadar kalabalık değilmiş, bu kadar gürültü olmazmış. Bodrum'a gelen uluslararası sosyetenin keyfi bozulmuş. Onları oraya getiren ev sahipleri mahçup oluyorlarmış. Birisi “Körolası yozlaşma 1950'de başladı ve memleketi bu hale getirdi” diyor. Biz de kara kara düşünüyoruz. Ankara'ya 8 kilometre uzaklıktaki yolu, köyü, sağlık ocağı, öğretmeni olmayan Yaylabağı köylüleri de kendilerini unuttular, hakiki memleket meselelerini dert ediniyorlar: “Ne olacak bu Bodrum'un hali?” (Erdal Doğan)
GÜZEL SORU
Halit Özkan da Aksvel'in çıkardığı sonuç hakkında bir soru yöneltiyor: “Peki ya hem havayı soluyamıyor, hem de suyu içemiyorsanız nasıl bir ülkede yaşıyorsunuz demektir?” Cevabı, olsa olsa “az gelişmiş bir ülke” olabilir. Yeryüzündeki herkesin hem havası, hem suyu temiz bir Dünya'da yaşamasını dilemek, abartılı bir istek olmaz herhalde.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |