T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Edebiyat ve kötülük: "Yeriniz Ayrıldı"

Bryan Magee 1978 yılında BBC'de yayınlanan ve felsefenin alanlarını tartışmayı amaçlayan 15 bölümlük bir program yapmış ve bu programın metinleri Mete Tuncay'ın katkılarıyla Türkçe'ye bir kitap olarak kazandırılmıştı. Kitap 1979 yılında Milli Eğitim Yayınları arasında çıkmıştı. Bir yıl önce kitabın yeni baskısı yapıldı.

Geçenlerde kitaba yeniden bakmak ihtiyacı duydum. Felsefe ve edebiyat üzerine Iris Murdoch ile yapılmış olan söyleşiyi okudum. Murdoch bir yandan romanları ilgiyle okunan bir yazar diğer yandan 15 yıl Oxford'da felsefe okutmuş bir akademisyendir. Dolayısıyla Mageee'nin soruları bu iki alanı birbirine karıştırmadan nasıl bağımsız bir şekilde devam ettirebildiği noktasında odaklanıyor.

Murdoch verdiği cevapta "Edebiyat yazarı, okuyucusunun katılması için kasıtlı bir yer ayırır. Filozof böyle herhangi bir boşluk bırakmamalıdır" diyor.

1999 yılında hayattan hazin bir şekilde ayrılan Murdoch beni hep ilgilendirdi. "Aşk filmi" olarak sunulan hayat hikayesinin anlatıldığı Irris filmine bu merak içinde gittim. Filmi köşelerinde yazanlar birbirine yakın şeyler yazdılar. En farklı olan Radikal'de Nur Çintay'ın yazdıklarıydı. O Murdoch ve kocasının çöp evlerinin içinde birbirine yapışmaları açısından değerlendirdi filmi, biraz da Ecevit'lere göndermede bulunarak.

Murdoch çok güzel konuşan bir kadın. Zeki ve akıllı. Hayattaki en önemli malzemesi ve kimlik taşı kelimeleri. Alzheimer onu can damarından vuruyor. Kelimeler yavaş yavaş dökülüyor zihninden ve bir daha eski yerlerine dönmüyor. Son romanını bir türlü bitiremiyor. Hiçbir kelime aradığı kelime değil. Oysa 'alzheimer'e yakalanıncaya kadar hayata hiç yenik düşmemiş kadınlardan o. Zihni 24 saat mesai yapabilen bir kapasiteye sahip. Markette alışveriş yaparken bile felsefi bir meseleyi rahatlıkla tartışabilir. Oxford'un en sevilen hocalarından. Konuşmaya başladığı zaman akan sular duruyor. Her olayın "bir başka açıdan bakmak üzere" peçesini kaldırmaya talip.

Filmden sonra Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Melekler Zamanı'nı okudum. Romanın konusu Tanrı'nın ölümünden sonra kainatı kimin yöneteceği problemine dayanıyor. Kilisede "Tanrı yok diye" vaaz eden bir rahibin bütün olumsuz ve gayri ahlaki davranışları karizmatik bir kimlik içinde çiziliyor. Hizmetçisiyle ilişkisini öğrenen karısı kahrından ölüyor. Yeğeni, kızı ve sadık hizmetçisi ile dış dünyaya kapalı olarak oluşturduğu kendi evrenine erkek kardeşini bile almıyor. Sonunda hizmetçisi yeğeniyle kurduğu ilişkiyi öğrenerek onu terk ediyor ve Tanrı yok diyen rahip hizmetçisi/sevgilisi tarafından terk edilmeye dayanamayarak intihar ediyor.

"Melekler Zamanı" insanın nefsani olanı putlaştırarak kendine yol bulduğu bir dünyayı tasvir ediyor. Kendi melekeleriyle yolunu bulmaya çalışan insanın varacağı yer ürkütücü. Yazar, kiliseden Tanrı yok diye vaaz eden rahipten yana mı? Yoksa kendisi inanmasa bile, dinin insanlar için faydalı olduğuna inanan rahibin kardeşine mi daha yakın? Karizmatik tiplemeyi rahipten yana kullanıyor Murdoch. Ama bir okuyucu olarak siz, dünyayı güzelleştirmek üzere herkese yardım etmeye çalışan kardeşini seviyorsunuz. "Bir okuyucu" olarak? Bütün okuyucular "bir okuyucu" değil halbuki. Her okuyucu kendi meşrebi, mizacı ve özel tarihinin katmanları arasından bakıyor elindeki metne.

Postmodern dönemin yazarları için okuyucunun ifsad ya da iflah olması önemli değil. Önemli olan sadece metin. Yani yazmak için yazmak. Kelimelerin tanrısı olmak.

Metin hayattan daha önemli olduğunda haz kaynağı olarak kötülüğü ortaya getiren, kötülüğü deşebilen, deşilen kötülüğü estetik bir malzeme olarak edebi ürün yapan yazar kendiliğinden "büyük yazar" olma hakkı kazanıyor. "Büyük yazar" oluyor çünkü hiçbir toplumsal düzene boyun eğmediğini ispat etmiş oluyor kötülüğe maya katan kahramanları aracılığıyla. Ruhunun katmanlarını safha safha kahramanlaştırdığı için cesaretiyle "büyük yazar" oluyor aynı zamanda. İyiliği yazanlar "kötüyü bir ibret hikayesi çıkarmak için" ancak ortaya getirenler daha işin başında kaybediyor. Çünkü onların yazdıklarında hiç kimse kendine rastlamıyor. Bu zamana ait değilmiş gibi, kartonmuş gibi muamele görüyor. Sahiden herkes bu kadar kötü mü? Yazarın okuyucu için ayırdığı yer sadece birinci sıraya ve bütün sıralara nefs-i emmareyi yerleştirenler için mi geçerli?

Not: Bu yazıyı film vizyondayken yayınlayabilirdim. Yazdığım halde vizyondan çekilmesini bekledim. Bir filmin reklamını yapıyor olmak istemedim çünkü. En çok bunu seyredin, bunu alın, bunu okuyun diyen buyurgan köşelere tepki duyan birisi olarak hassasiyetimi anlayacağınızı düşünüyorum.


23 Ağustos 2002
Cuma
 
FATMA K. BARBAROSOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED