|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hükûmetin işi zor. Bir yandan Avrupa Birliği'ne girme faaliyetleri, öte yandan ufukta görünen Irak savaşı... Yolsuzlukların takibi için verilen sözler; batık bankalar... Alınması gereken tasarruf tedbirleri... Birbirini az tanıyan bir Meclis grubu... Yönetim kademesiyle, partinin alt kadroları arasında iletişim kopukluğu... Ve yavaş yavaş ortaya çıkan sert - müsamahasız bir muhalefet. Gerçekten de hükûmetin işi zor.
Demirbank'ın durumu
BDDK'ya devredilen bankaları ele alalım. Burada üç sınıf var. Birinci kategori gerçek hortum; ikinci kategori banka kaynaklarının kanuni sınırları aşacak biçimde hâkim sermayedarın firmalarına kullandırılması; üçüncü kategori ekonomik krizin kurbanı olan bankalar. Sondan başlayalım: Demirbank'a, Kasım 2000 krizinde el konulduğunda, herkes hayret etmişti. Zira, Halit Cıngıllıoğlu'nun tek kusuru "sıfır risk" diye takdim edilen Hazine kağıtlarından yüksek meblağlar satın alması ve hükûmetin yürüttüğü ekonomik programa inanması idi. Merkez Bankası, Demirbank'ı fonlamadığı için, bu banka bir gecede Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu'na devredildi. O günün muhalefeti olan Fazilet Partili milletvekilleri, Demirbank'ın sıkışıklığını, Halit Cıngıllıoğlu'nun kötü yönetiminden ziyade, hükûmetin beceriksizliğine bağlamışlardı. Bu konu, Abdullah Gül'ün de katıldığı Plan Bütçe Komisyonu'nda konuşuldu. Hatta, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, "hortum" faaliyeti olmadan el konulan bankaların, hortumcularla aynı yaptırıma tâbi tutulmasını "adaletsizlik" olarak eleştirmişti. Bu arada, Demirbank'ın, Kemal Derviş göreve gelmeden 3 ay önce, dönemin BDDK Başkanı Zekeriya Temizel'in kararıyla Fon'a devredildiğini hatırlatmak isteriz.
Pamukbank-Yapı Kredi
İkinci ve üçüncü kategoriler arasına kesin bir çizgi çizmek zor. Çünkü, kendi firmalarına yüz milyonlarca dolar aktaranlar, bir anlayışa göre, bu parayı işlerinde kullanmış olsalar dahi, "hortumcu." Fon'a devredilen bankaların ekonomiye külfeti 20 milyar dolar. Üstelik bu bankaların bir kaçının medya ile ilişkili olması, işin hallini daha da zorlaştırıyor. Sözgelimi, Pamukbank ve Yapı Kredi'nin durumu. Danıştay Pamukbank'ın Karamehmet'e iadesini istiyor. BDDK, Karamehmet'e "Pamukbank'ı al" diyor. Ama, bankaya el konulduğu günden bugüne kadar, hem Pamukbank'ta, hem Yapı Kredi'de büyük zarar ortaya çıktı. Karamehmet, bankanın, Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu'na devredildiği Haziran 2002'deki mali durumuna geri getirilmesini istiyor. BDDK ise, sermaye yeterlilik rasyolarını yükseltecek bir paranın Karamehmet tarafından ödenmesini talep ediyor. Bu noktada, hele BDDK'nın bağımsız bir kuruluş olduğu düşünüldüğünde, hükûmet, nasıl müdahale etsin? Diyelim ki, hükûmet, Kemal Derviş örneğinden yola çıkarak, –tıpkı onun yaptığı gibi– BDDK üyelerini bir kanunla değiştirdi. Karamehmet'in bankacı ve medyacı rakipleri hükûmeti topa tutmazlar mı? Gerçekten hükûmetin işi zor.
Taşıt ve lojman
AK Parti'nin içinde yolsuzlukların peşine düşen milletvekilleri var. Bunlardan biri dostumuz Azmi Ateş. Ateş'in geçtiğimiz yasama döneminde Bülent Ecevit'e sorduğu sorular halâ güncelliğini koruyor. Ateş, kamuda kullanılan taşıtların ve sosyal tesislerin miktarını öğrenmek üzere, 2002 yılının başında Bülent Ecevit'e yazılı soru önergesi vermişti. Maliye Bakanı Sümer Oral'ın Başbakan adına verdiği cevapta, "genel ve katma bütçeli kuruluşların kullanımındaki taşıt sayısı 87 bin 457" olarak belirtiliyor; "söz konusu taşıtların, akaryakıt giderleri için 2001 yılında 43 trilyon 805 milyar lira; bakım ve onarım giderleri için ise 17 trilyon 247 milyar lira olmak üzere, toplam 61 trilyon 52 milyar lira harcama yapıldığı" ifade ediliyor. Gene Azmi Ateş'in verdiği soru önergesini cevaplandıran Maliye Bakanlığı Milli Emlâk Genel Müdürlüğü 27.3.2002 itibariyle, KİT'ler ve yerel yönetim birimlerine ait sosyal tesisler hariç olmak üzere, genel ve katma bütçeli kuruluşların kullanımında toplam 2 bin 644 adet sosyal tesis, 237 bin 224 adet ise kamu konutu bulunduğunu açıklamıştır. Bu kamu konutlarının 2001 yılında bakım ve onarımları için 29 trilyon 253 milyar lira ve işletme gideri olarak 23 trilyon 386 milyar lira harcama yapılmıştır. Milli Savunma Bakanlığı'nın 56 bin, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün 35 bin, Jandarma Genel Komutanlığı'nın 11 bin 400, Sağlık Bakanlığı'nın 19 bin, Milli Eğitim Bakanlığı'nın 53 bin, Adalet Bakanlığı'nın 5 bin 700, Maliye Bakanlığı'nın 8 bin 100, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın 5 bin 500 lojmanı mevcuttur. Katma bütçeli dairelerde ise, 11 bin 300 lojmanla Orman Genel Müdürlüğü başı çekiyor; onu, 4 bin 300 rakamıyla Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, 2 bin 960 lojmanla Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve 2 bin 950 lojmanla Karayolları Genel Müdürlüğü takip ediyor. Hükûmet milletvekillerinin lojmanıyla işe başladı ama, görüldüğü gibi neşteri çok daha derin vurmak gerekecek. Elbette bir çok kurum gerçekten ihtiyaç duyulduğu için lojmanların satışına da karşı çıkacak. Bir an önce ciddi bir envanter çıkarılarak, hangi kuruma ait kaç lojmanın satılabileceğinin bilgisi kamuoyuna verilmelidir. Aksi takdirde eskiden olduğu gibi vaadler gene boşlukta kalır.
CHP ve Kıbrıs
Bu arada Kıbrıs dolayısıyla muhalefetin iyice sesini yükselttiğine şahit olduk. Deniz Baykal, "Kofi Annan belgesinin avukatlığını yapmak size mi düştü?" diye Dışişleri Bakanı'na sordu ve onun Türk ordusunu Kıbrıs'ta işgalci gibi gösterdiğini üstü kapalı bir biçimde iddia etti. Oysa, Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, –Türklerle Rumlar arasında bir uzlaşma sağlanamadan– Kıbrıs'ın, Avrupa Birliği üyesi olmasıyla birlikte, Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin adayı işgal etmiş gibi gösterilmeye çalışılacağına dikkat çekmişti. Çünkü, Avrupa Birliği, Rum hükûmetini, Kıbrıs devletinin tümünün temsilcisi olarak kabul ediyor, sadece AB müktesebatının Kuzey Kıbrıs'ta uygulanmasının askıya alındığını, ileride Komisyonun önerisi üzerine Kuzey'e yayılabileceğini belirtiyor. Bu durum, Türkiye'nin AB üyeliği önüne konulmuş kocaman bir engel.
Aralık 1999 Helsinki zirvesinde ve 8 Mart 2001 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi'nde, Kıbrıs ile AB üyeliğinin irtibatlandırılması bir yana, "aday devletlerin mevcut tüm sınır sorunlarını ve ilgili diğer sorunları çözmek için her türlü gayreti göstermeleri" önemle talep edilmiş, "Makûl bir sürede bu gerçekleşmediği takdirde, aday devletlerin uyuşmazlığı Uluslararası Adalet Divanı'na götürmeleri" öngörülmüştü. AB Konseyi ayrıca, çözüme kavuşmayan her hangi bir soruna ilişkin durumu, özellikle katılım sürecine yansımaları açısından ve bunların, Uluslararası Adalet Divanı vasıtasıyla çözümünü sağlamayı teşvik için, en geç 2004 yılı sonuna kadar gözden geçireceğini kararlaştırmıştır. Görüldüğü gibi, 2004 yılı sonunda Türkiye değerlendirilirken, Kıbrıs ve Ege sorunu Katılım Ortaklığı Belgesi'nin bir gereği olarak önümüze getirilecektir.
Fırsat kaçtı
Kofi Annan Planı'nı keşke 12 Aralık'ta Rumlar ve Türkler imzalasaydı. Klerides Türk toplumuna karşı hiçbir taahhüt altına girmeden, Güney Kıbrıs'ı AB'ye soktuğu için ana vatanında kahramanlar gibi karşılandı. Şu anda uzlaşma sağlanmazsa, kaybeden tarafın Türkler olacağı âşikâr. Ancak Avrupa Birliği ve Yunanistan baskı yaparsa, Klerides uyumlu davranacaktır. Ama 28 Şubat'tan sonra Kofi Annan Planı rafa kaldırılacağı için, ortada ne siyasi eşitlik, ne de Türkiye'nin garantörlük hakları kalır. Bir gün Kuzey Kıbrıs Avrupa Birliği üyesi olmak isterse, AB şartları tatbik edilecek, dolaşım ve mal / mülk edinme tamamen serbest kalacaktır. Elbette Kuzey Kıbrıs'ın Güney'e katılımı "siyasi eşitlik" temelinde değil, "yamanma" biçiminde gerçekleşecektir. Deniz Baykal tek bir konuda haklı: Türkiye'nin pazarlık gücünü zayıflatmamak için bütün bunlar bilinse de konuşulmamalıydı. "Uzun ince yolun" daha sonuna gelmediğimiz, önümüzde çeşitli tuzaklar bulunduğu görülüyor. Bir de Irak savaşı. Kuzey Irak'ta Amerikan askerlerinin konuşlanması, devlet kurma çabaları. Gerçekten bu hükûmetin işi çok zor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |