|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yaklaşık elli yıldır Avrupa Birliği macerası yaşıyoruz ama nafile... AB'ye en çok yaklaştığımızı sandığımız anlarda "Avrupa karşıtları"nın barikatları bütün umutlarımızı yerle bir ediyor. Tayyip Erdoğan diye bir adam çıkıyor ve Türkiye'nin geleneksel paranoyalarını aşarak önümüze küçük de olsa bir umut koridor açıyor. Arkasına büyük bir Meclis desteğini alarak geceli gündüzlü Avrupa başkentlerini dolaşan Erdoğan, Avrupalı muhataplarının önüne ilk kez demokratikleşme ve insan hakları konusunda güçlü bir "irade" ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, bu iradeyi parlamentodan hızla geçirdiği demokratikleşme paketiyle de daha sahici ve inandırıcı bir zemine oturtuyor. Peki bütün bu çabaların sonucunda ne oluyor? Cevap son derece açık, her zaman olduğu gibi "AB uyum yasaları" devletin "derin" merkezleri tarafından geri çevriliyor. Hem de, bir zamanlar benim de başından beri hep "demokrat" ve "özgürlükçü" Cumhurbaşkanı diye alkışladığım Sezer tarafından. Üzülerek belirtmek gerekiyor ki, Cumhurbaşkanı'nın attığı bu "kriz" adımı, toplum tarafından Meclis iradesine karşı bir "tavır" olarak algılanmıştır. Bunun bir adım ötesi, Sezer'in "meşruiyeti"ni de tartışma zeminine çekecek kritik bir eşiktir. Çünkü, "Anayasa paketi"ni iktidar ve muhalefetin ezici bir çoğunlukla birlikte onayladığı bu parlamento, aynı zamanda Sezer'in "meşruiyeti"ni elde ettiği demokrasi merkezidir. Galiba bu "veto"nun en dramatik tarafı, hukukçu bir Cumhurbaşkanı'nın hem de "demokrasinin kalbi" olan parlamentodan bir siyasetçiye ömür boyu "suçlu" muamelesi uygulamasını talep etmesidir. Eğer Sayın Sezer, parlamentoya rağmen kriz politikasını sürdürmekte kararlı olursa bundan sonraki yeni durak referandumdur. Onun da sonucu şimdiden bellidir, Tayyip Erdoğan'ın yüzde 90 gibi ezici bir çoğunlukla galip çıkmasıdır. Böyle bir durumda, Sezer açısından önündeki Cumhurbaşkanlığı yılları tatsız tutsuz bir dönem olacaktır. Kopenhag sonrasında "Avrupa karşıtları"nın duruşu tehlikeli sinyaller veriyor. Geçen hafta Dışişleri Bakanlığı'nın bütün dünyaya göstere göstere yaptığı restleşme açıklaması, AB perspektifini torpilleyen çok açık bir mesajdı. Ardından Sezer'in demokratikleşme paketini veto etmesi kelimenin tam anlamıyla umutlarımıza tuz biber ekti... Hiç gerekçeler üretmeden ve de kestirmeden söylemek gerekirse bu gidiş hiç de hayra alamet değil. Açıkçası devlet, Türkiye'nin AB'ye girmesini istemiyor. İşin Türkçe'si bu. Artık bundan sonra istediğiniz mazereti üretebilirsiniz. Hatta zaman zaman Avrupa'yı suçlayıp kahraman bile olabilirsiniz. Ama demokratikleşmenin önünü keserek, ikide bir Avrupa'ya Kıbrıs konusunda "posta koyarak", kafa tutarak AB'ye giremezsiniz. Muhtemelen Cumhurbaşkanı Sezer, referandum riskini göze alamayacağı için "Anayasa paketi" ikinci kez Köşk'e geldiğinde imzalayacaktır. Ancak bunun dışındaki Hablemitoğlu cinayeti, Dışişleri'nin akıllara zarar tutumu, YÖK'ün siyasi iradeye "kafa tutması" gibi nahoş olayların Türkiye'de tehlikeli gelişmeleri tetiklemesinden doğrusu endişe ediyorum. Umarız, kendilerini ülkenin "gerçek sahibi" olarak görenler Türkiye'nin "Avrupa rotası"nı yeniden torpilleyerek, millet vicdanında yeni yaralar açmazlar.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |