T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Büyük düşünmek, büyük oynamak...

Tarihte, insan iradesini anlamsız kılan dinamiklerin yol açtığı önemli 'kırılma noktaları' vardır. Eğer, Irak'a yönelik bir 'savaş' gerçekleşirse, Ortadoğu için böyle bir 'kırılma noktası'nın söz konusu olması muhtemeldir.

Adeta şiddetli bir depremin toprağın topografik özelliklerini değiştirmesi gibi, Irak'ta 'rejim değişikliği'ne yol açacak türden bir 'savaş'ın 'siyasi tektoniği'nin Ortadoğu'nun her köşesine –dolayısıyla tüm uluslararası sisteme- etkilerini uzun yıllara yayacak sonuçları olması kaçınılmazdır.

Böylesine 'tarihi dönemeç noktaları'nda ne sağdan-soldan gelecek 'savaşa hayır' seslerinin bir etkisi (hatta anlamı) vardır; ne de 'savaşın sonuçları'nın ne ve nasıl olacağını isabetle kestirebilmek mümkündür.

Böyle durumlarda önemli olan; gerçeklerden ve 'gerçekçilik'ten kopmamak, 'gelecek ufku'nu yitirmemek ve ülkenin, ülke insanlarının ve tüm bölgenin (yani 'komşularımız'la birlikte yaşadığımız ve yaşamaya devam edeceğimiz 'mahallemiz'in) çıkarlarını ve esenliğini ön plana alan bir politikaya sahip olmaktır. İnce ayar gerektiren zor iş doğrusu.

Türkiye için ve hükümet için, sıkıntılı bir dönemin eşiğinde ve sevimsiz tercihlerle yüzyüze bulunulduğuna kuşku yoktur. Türkiye halkının çok büyük bölümünün Irak'a yönelik bir 'askeri harekat' görmek istemediğine de kuşku yoktur.

'Mesele', buralarda değil; buralarda cereyan etmiyor.

Eğer, Amerika'nın başını çekeceği bir 'askeri harekat' kaçınılmaz ise ve bu çerçevede Amerika, 'dostu ve müttefiki' Türkiye'nin yardımını, desteğini ve işbirliğini talep ederse; buna nasıl bir karşılık verilmesi gerektiğinde; hem Türkiye'nin ve hem bölgenin 'selameti' ve 'hayrı'na olacak en 'optimal' sonucun elde edilmesinde.

Aklı başında herkes ve 'hayatın gerçekleri'ne sırt çevirmemiş veya 'küçük tribünlere oynama' hesabında olmayan hiç kimse, Türkiye'nin Amerika'nın 'işbirliği talepleri'ne kesin bir dille veya 'kaçak güreşerek' hayır demenin söz konusu olmadığını, olmayacağını biliyor.

Fakat, bölgenin alacağı şekil ve bu arada Türkiye'nin yakın-orta ve uzun vadedeki çıkarları –bu da gerçi kimin ve nasıl tanımladığına bağlı ama..- bakımından bir dizi 'soru işareti ile' yüklü sonuçlara yol açması muhtemel bir Irak'a yönelik askeri operasyona ne ölçüde, ne düzeyde katılmak gerektiğinin de, öyle net ve kolay cevabı yok.

Ancak, kimi ideolojik tercihlerden yola çıkan 'savaşa hayır' söyleminden türeyen 'Amerika'nın Irak'a saldırısı'; 'milyonlarca Müslümanın üzerine bombalar yağdırılacak', 'masum Irak halkı katledilecek' türünden demagojinin de beş paralık değeri yok.

Çok duygu yüklü gözüken bu söylem, aslında Saddam Hüseyin'in Müslümanları ezen zulüm rejimine meşruiyet sağlamış oluyor. Üstelik, doğru da değil. Zira:

Irak nüfusunun yüzde 50'sinden fazlası Şii (yani Müslüman) ve Saddam'dan yaka silkiyorlar. Keza Sünni Kürtler ile Sünni ve az sayıdaki Şii Türkmenler de öyle. Asuri ve Keldani Hristiyanların da, -çoğunluklu Kuzey Irak'ta yaşadıklarına göre-, Saddam'a yakın olmaları gerekmiyor. Bu durumda, Irak'ın orta bölgelerindeki azınlık konumundaki Sünni Arap aşiretleri ve klanlarından gayrı, Saddam rejimini destekleyen bir 'Irak halkı' bulamazsınız.

Irak'ta Türkiye usülü bir demokrasi de olmadığına göre, rejimin 'demokratik yol'dan el değiştirmesi, ne yazık ki, mümkün değil. Buna karşılık, Irak halkının çeşitli kesimleri, -başta Kürtler- kanla (ve kimyasal silahlarla, gazla) bastırılan çeşitli ayaklanmalarla Saddam rejimine karşı duygularını açığa vurdular.

Yani, Saddam rejiminin yıkılması, Irak halkının istediği bir şeydir ve başını Amerika da çekse, bunu sağlayacak bir 'askeri harekat'a, 'Irak halkı namına' karşı çıkmak, en hafif deyimiyle, absürddür.

Pek kimsenin üzerinde durmadığı ama bence Türkiye için 'en canalıcı soru' şu: Türkiye, Irak rejiminin 'Sünni karakteri'nin devamını düşünmekte midir? Düşünüyorsa, bu amaçla ne yapmayı düşünmektedir?

Böyle bir düşüncenin, ne Genelkurmay'da, ne de Dışişleri'nde- üzerinde yeterince durulmadığını sezerek ve 'işin asıl bu tarafı üzerinde düşünülmesi gerektiğini' vurgulayarak ifade ediyorum. Niyesi şu:

Irak, tarih boyunca, Türkiye (Ortadoğu'nun Sünni merkezi- 'Bu jeo-kültürel gerçeklik laikliğe engel değil') ile İran'ın (Ortadoğu'nun Şii merkezi) arasında bir 'nüfuz mücadelesi'nin alanı olmuş ve bu mücadele 1639'da Türkiye (Osmanlı İmparatorluğu) ile (Türk hanedanların yönetimi altında bulunan) İran arasında imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması ile Türkiye lehinde çözümlenmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Irak, Türkiye'nin elinden çıktığı vakit, Bağdat merkezli bir Sünni yönetim kurulmuştu. Şimdi, yüzyıllara dayalı bu 'statüko'nun bozulması, nüfusun çoğunluğu Şii olduğuna ve Irak, 'etnik zeminde' parçalanma ihtimali barındırdığı için, tüm Ortadoğu'yu müthiş bir 'istikrarsızlık süreci'ne sokabilir.

Dolayısıyla, Türkiye, Irak'ın geleceğinde (ve yönetiminde Sünni karakterinin korunmasında) etkili, belirleyici ve söz sahibi olmak zorundadır. Bunu yapabilmekte, bölgenin hiçbir Sünni rejiminin ya da Sünni çoğunluklu ülkesinin, Türkiye kadar şansı yoktur. Mısır, zayıf ve gözden düşmüş bir rejimdir. S.Arabistan, 11 Eylül'den sonra kabuğuna büzülmüştür ve Vahhabi karakteri, böyle bir rolü zaten engellemektedir. Suriye'den de (halkın yüzde 75-80'i Sünni) böyle bir rol beklenmez. Oysa, Türkiye, hem Amerika'nın müttefiki ve hem de Ak Parti yönetimi altında tüm bölge için 'örnek demokratik-laik-Müslüman ülke' görüntüsü veriyor.

Türkiye'nin Amerika ile konuşacağı ve 'müştereken planlanması gereken' asıl konu, Irak'ın geleceği ve bölgenin geleceğinin nasıl şekilleneceği olmalıdır.

[Bu çerçevede] Türkiye'nin Amerika'yla 'tam ve sonuna kadar işbirliği' için ileri süreceği şart ise, İsrail'e karşı Filistin haklarının 'somut güvencesi'ni elde etmesidir. Dahası, Amerika'nın Türkiye ile 'tam ve sonuna kadar işbirliği' karşılığında, Filistin-İsrail ihtilafında 'adil' ve 'dengeli' bir noktaya kaymasını sağlamaktır. Bu, Türkiye'nin itibarını arttırır ve bölgenin geleceğindeki ağırlığını sağlama alır.

Türkiye, Amerika ile 'işbirliği'ni Kuzey Irak üzerindeki veya Amerikan yardım paketinin kaç dolar içereceğine ilişkin pazarlıklara bağımlı kılar ise, kendisini küçülten ve Ortadoğu'nun 'sıradan' bir ülkesi olarak sunuyor demektir.

Madem, Ortadoğu'nun ve bu arada kendi ülkemizin geleceğinin etkileneceği kaçınılmaz gelişmelerin arefesindeyiz; öyleyse bu oyunu, Osmanlı mirasçısı bir ülke, bir 'bölge gücü' gibi oynayalım.

'Büyük' oynayalım...


27 Aralık 2002
Cuma
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED