|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yaklaşık altı yıldır haftada bir defa, bu köşede yazıyorum. Haftada bir yazmanın güçlüklerine katlanarak. Güçlüklerine katlanarak dedim, çünkü haftada bir yazmak haftada iki ya da üç yazmaktan daha zor (en azından benim için). Zorluğu üslubu ve mesafeyi tutturamama riski taşımasından. Çünkü haftada üç defa yazdığınız zaman -bu aşağı yukarı gün aşırı demektir- herkesin konuştuğuna kolaylıkla katılır, okuyucunun beklentilerine cevap verirsiniz. Haftada bir yazdığınızda, sizin gününüz gelene kadar gündem çoktan eskimiş olur. Siz gündemle ilgili yazmaya kalktığınızda, herkesten başka türlü en azından konunun farklı boyutlarını zumlayarak yazmak zorundasınızdır. Bu durumda, yazının, gazete yazısından çıkarak dergi yazısı yoğunluğuna düşme tehlikesi baş gösterir. Ayak üstü okunabilecek bir yazı yazmadığınız zaman yazıları kesilen, biriktirilen bir yazar durumuna gelirsiniz. Bu iyi bir şey gibi görünür. Ama tehlikelidir de. Çünkü kanaat önderi olanlar haftada üç dört gün yazanlardır. Onlar okuyucuya kendi gördüklerini göstermeye, kendi duydukları öfkeye katılmaya, kendi alkışladıklarını alkışlamaya çağırırlar. Haftada bir yazdığınız zaman yazmak istediklerinizi asla yetiştiremezsiniz. Toplumsal iş bölümünün bir parçası olarak sanki siz o köşede herkes bir tarafa bakarken, bir tarafa yürürken, bir ağacın tepesinde kala kalırsınız. O ağacın tepesinde kaldığınız sürece yazdıklarınız gördüklerinizden ibaret sayılacaktır. Ağacın tepesine mahkum olmadığınızı ifade edebileceğiniz yerler gazete sayfalarının dışında kalacaktır. Oysa gazete okuyucuları arasından başka sayfalara bakacak olanlar çok azdır. Niye yazıyorum bunları. Siz bilmezsiniz. Şu an satırlarına göz nuru döktüğünüz kişi içinde taşıdığı ak kor alevlerden yazı çıkaramaz hiç. Ağlayarak yazdığı öyküler vardır ama ağlayarak yazılacak köşe yazılarına uzak durur daima. İki sebepten. Birincisi: Az da olsa bu köşeden bir para kazanılmaktadır. Hissedilenlerin maddi bir karşılığı olmaması gerektiğine inanır bu köşenin yazarı. İkincisi: Ölüm orucuna yatanların ıstıraplarına; komplo teorisyenlerinin güçlü bir sembol olduğu için öldürüldüğünü söyledikleri isimlerin eşlerinin, çocuklarının acılarına; yokluktan kıvrananlara; soğuktan donanlara; terkedilmişlere yazının uzak mesafesinden dokunmak istemez. Yazının uzaklığından dokunursa yazdım da görevimi ifa ettim, aldanışına düşmekten korkar çünkü. Oysa ben onlara gerçekten dokunmak isterim. Kelamın merhem gücüyle dokunmak. Dokunamadıklarım için dua sığınağımdır. Aşk ile dua etmek aşk ile yazmaktan zordur. İçiniz katıla katıla dua etmek katıla katıla yazmaktan zordur. Yazamadıklarım içimde yaşattıklarımdır. Kendimden uzaklaştıramadıklarım. Bunları hiç yazmayacaktım. Ama saf tutup, safımızı belli etmek hem ahiretimizi, hem dünyamızı ilgilendiriyor. Susmanın zehre dönüştüğü anda ve mekandayız. Savaşa hayır!!! Zikrederek, fikrederek, dua ederek, eylem yaparak, yazarak ve konuşarak "HAYIR!!!"ımızı hayra dönüştürme zamanı. Herkes savaş karşıtlığını dile getirsin. Önce anneler başlasın eyleme. Alın çocuklarınızı yanınıza savaşa hayır kampanyasını başlatın. Bir anne bütün çocukları kendi çocuğu gibi bilmiyorsa eğer anne değildir. Hadi anneler imza kampanyaları düzenleyin kendi sokağınızda, çalıştığınız iş yerinde, alış veriş ettiğiniz markette. Her yerde. Radyo programlarına katılın! Savaşa hayır deyin gücünüz yettiği kadar. Katabildiğiniz herkesi katmaya çalışın kampanyanın içine. Gün bu gün dem bu dem. Her şey için sadece tek vakit var: Hemen şimdi!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |