T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Hürriyet'ten sonra "cehalet" özlemi...

Meşrutiyet'te, "Hürriyet" kelimesi başlı başına büyüleyici bir mefhum idi... Cumhuriyet'te de "cehalet"in böyle bir konumu oldu...

Şimdilerde bu böylece sürüp geliyor:

Köşk'te Sayın Cumhurbaşkanları bir "protokol yemeği" verecekmiş. Öyle ise, davetliler "eşleri" ile gelecek, amma "baş örtülü" olanlara uygulanan "kamusal alanda başörtüsü olamaz." kaziyyesi, bir devlet kuralı olarak ortaya çıktığı görüldü...

Halbuki, bugün Türkiye'nin er'den Mareşel'e kadar olduğu gibi, sivil kurumların da üzerinde duracağı husus, ülkenin milleti ile bölünmez bir bütün olduğunun bilinci ve imanı ile, emperyalistlerin üzerimizde oynamak istedikleri planların üstesinden gelecek bir birlik-dirlik yöntemini, hayata hakim kılmak olmalıdır.

Ne yazık ki, bunun bilincine varamayanlar, Kıbrıs'ta dün cereyan eden "bağımsızlık mitingi"nden ibret almalıydılar: Ortada ne bir KKTC ve ne de TC bayrağı vardı... AB veya TKP bayrağı taşıyanların yüzde 95'i, 1974'den sonra doğanlar teşkil ediyordu. Bu nesil kimin eseri idi?

Bu soruya cevap veremezler, çünkü onların bütün derdi, milletin başörtüsü, yaşlıların takke ve fesleri idi...

Sanki bu millet, herşeyin tersi olsun diye bu ülke için can ve malını vermişti...

Nitekim, dikkat ederseniz, İzmir'de Zübeyde Hanım'ın mezarı, bu zihniyet tarafından nisyana terk edildi.

Ve TBMM'nin yapacağı ikinci "intihab/seçim"lerde, Nisan 1923'den sonra hanımlar tarafından "mebus adayı" gösterilen Latife Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, ikinci seçmen/delegelerden ancak iki oy almış oluyordu. Çünkü onun da başı örtülü idi...

Şimdi, bir Gürüz, bir Alemdaroğlu, bir Serter soyadlı öğretim üyeleri, bizim kurumlarımızda böyle bir "başörtüsü" sorunu yok, diyorlar...

Halbuki bu "sorun" ta Cumhuriyet'in başından beri var ve o zamandan beri "o kafa" ile "bu kafa" arasında asla bir hedef sapması olmuş değildir. O zaman da "Vehhabîlik" ile "Molla başı" için bir sürü senaryolar üretilirdi.

Öncesi ve sonrası, aradan 75 yıl geçti. Dünya değişti, insanlar gelişti ve bizimkiler hala aynı bağnazlıkla avunup duruyorlar.

Dikkat ediniz, Orhan Seyfî (Orhon)un kaleminden damlayan kin ve nefretle, bir YÖK Başkanı veya bir "Rektör"ün beyan ve ifadeleri arasında pek bir çağdaşlaşma veya gelişme izi ve umudu görülmez:

Orhan Seyfî, "Kadınlarımızın başı" adlı yazısında şöyle diyordu:

* "Dikkat ediyor musunuz? Yenileşme yolunda biz erkekler hanımlarımızı fersah fersah geçtik. Sanılırdı ki; bizim odun gibi katı vücudumuza nazaran onların dal kadar narin bedenleri çağdaş hayata uymak için daha çabuk eğilip bükülebilir."

"Halbuki netice tamamen bunların aksine ortaya çıktı; Biz kılığımızı, kıyafetimizi düzelttik. Bazılarımızın cas-cavlak kafasına rağmen başlarımızı açtık, şapka giydik, frak'a, smokin'e alıştık. Dans öğrendik, harflerimizi değiştirdik..."

"Onlar halâ doğru dürüst çarşaftan, peçeden, baş örtüsünden kurtulamıyor. İçlerinde baloya bile başı örtülü gelenler var. Bu kadar zamandan beri bir türlü hanımlar arasında şapka yaygınlaşmadı gitti. Halbuki bu çağdaş ve uygar serpuşu daha önce giymeli değil miydi? Onlara bizden fazla yaraşmaz mıydı? Böyle iken hanımlarımız elan başlarını bir kalın bez parçasıyla örtüyorlar!"

"Bize bu bid'atı Rus göçmenleri getirmişti. Esasen mal, mülk, eşya, zinet adına neleri varsa ellerinden giden bu zavallıların erkekleri ceketsiz, kadınları şapkasız içimize gelmişti. Başlarına allı yeşilli birer bez parçası örtüyorlar. Sanki başları böyle idi de arkalarında şallar, atlaslar mı vardı? Basma entarileri ile sokakları dolaşıyorlardı. (Bununla beraber doğru söylemek lazım gelirse içlerinde bu adi muhafaza içinde de cidden pırlanta gibi parlayan güzeller de vardı. Her ne ise orası lazım değil!..) İşte hanımlarımız ilk örneği bunlardan aldı. Yeni tarzda yapılan bu başlara "Rus başı" diyorduk. Derken bu şekil yavaş yavaş değişti. Biz tekâmül ede ede şapka haline dönüşeceğini beklerken kıvrılıp bükülerek adetâ ince birer sarık oldu. "Rus başı" zamanla "Molla başı" haline girdi. Şu an bütün hanımlar mutaassıp softacıklar gibi başlarını değiştirmemekte inat ediyorlar."

"Yoo... Hanım efendiler!... Artık çok oluyorsunuz! Ya, siz güzellikle başınızı değiştirirsiniz, ya biz, Şapka Kanununa bir madde koyarak zorla sarıklarınızı çıkartalım. Doğrusu yeni harfleri kabul etmek suretiyle, biz başımızın içini bile değiştirirken sizin halâ karşımızda başı sarıklı gezmenize tahammül edemeyiz.!" (Orhan Seyfi, hanımlarımızın başı; Milliyet, 25/8/1928.)

Görülüyor ki, bunlar "Rus başı" istiyor, asla ve kat'a bir "başörtüsü" karşısında çağdaş bir saygı göstermeyip, "tahammülsüz" bir tutuculuk ve gericilik örneği gösteriyorlardı...

Bu durum, nesillerin değişmesi değil, özellikle kafaların değişmesi gerektiğini gösteriyor.

Çünkü, Türkiye ile komşuları bir "savaş tehditi" altında, barış ve özgürlük mücadelesi verirken, içteki "bağnaz tutucular" birden bire, "baş örtüsü ve öğrenci affı" gibi konuları, öne sürüp, iç bünyede karmaşa ve tefrikanın başını çekmeye devam ediyorlar.

Zira, hürriyet büyülüyor, amma cehalet de iç pazarda prim yapıyor.


www.sadikalbayrak.com

27 Aralık 2002
Cuma
 
SADIK ALBAYRAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED