|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kemal Derviş, çok değil CHP'den aday olduğu günlerde kendisine yöneltilen başörtüsü özgürlüğüne ilişkin ne düşündüğü sorusuna, Türk siyasetine yabancı olduğu, bu tür sorunlardan haberdar olmadığı gibi ucube bir cevap vermişti. Ekonomik depremle sarsılmış bir ülkeye kurtarıcı gibi tayin edilen bir bakan siyasete atılıyor ve Türkiye'deki rejimi tehdit edecek bir tehlike arzettiği varsayılan bir özgürlük talebi hakkında bilgisi olmadığını söyleyebiliyordu. Bu cevap iki yönden vahimdi; ilki, başörtüsü gibi daha pek çok önemli konudan bihaber olarak nasıl Türkiye'yi kurtaracak bakan olunabileceğiydi. İkincisi, böylesi fikirsizlik, duyarsızlık abidesinden kimler niçin ve nasıl kurtarıcı olmasını isteyebilirlerdi. Dünkü Radikal gazetesinde Neşe Düzel'in yaptığı konuşma gerçekten ilginçti. Bir kere Derviş dersini çalışmış görünüyordu ve Türkiye'yi ne türden tehlikelerin beklediğini öğrenmişti. Yani iktidar olmanın Türkiye'yi Amerika'dan seyretmekle olmayacağı gerçeğini kavramıştı. Siyasi yeteneği tartışılsa bile solculardan muhafazakar sağcılara kadar geniş bir aydın kesiminin Derviş'in liberalliği, demokrasi hassasiyeti konusunda kuşkusu yoktu. Adı İslamcıya çıkmış yayın organlarında bile Derviş'in Türkiye için nasıl bir tarihi fırsat olduğundan, Türkiye'yi küresel boyutlara taşıyacak vizyon ve etki gücüne sahip olduğuna kadar övgüler yazılıp çizildi. Muhtemelen bunları söyleyenlerin büyük kısmı birazdan benim belirteceğim gerekçeden hareketle Derviş'e bu misyonu yüklüyorlardı. Yani Derviş'in temsil ettiği, arkasına aldığı daha doğrusu onu atayan küresel gücün Türkiye'yi birinci sınıf ülkeler düzeyine taşımaya karar verdiğine inanıyor ve Derviş'te bu iradenin yansımasını görüyorlardı. Gerçekten de dünkü söyleşi CHP adayı olarak söylediklerinin tutarlı olup olmadığı, gerçekleri işaret edip etmediğinden çok nasıl bir siyaset, özgürlük anlayışını temsil ettiği ve nasıl bir siyasal yapılanmayı öngördüğünü açık etmesi bakımından önemliydi. Amerikan siyaset geleneğinin Ortadoğu'ya, Müslüman coğrafyaya özelde de Türkiye'ye ilişkin bakış açısının yansıması olarak üzerinde yeniden düşünülmesi gereken ifadeler içeriyordu. ABD'nin Irak saldırısına saygılı olmaya, anlayışla karşılamaya hazır hale getirilen Türkiye'deki duyarlı kesimler açısından yeni bir Amerikan siyaset tarzı okuması ile karşı karşıyayız. Derviş'in açık ettiği irtica fobisinin liberal demokrat yanını bastırması aslında Türk solunun geleneksel refleksinin Amerikan vizyonuyla buluştuğu bir yerde şekillenen sentezin adıdır. Stratejik duyarlılıklar açısından bakıldığında temsil ettiği küresel sermaye sisteminin duyarlılıkları açısından önemli ipuçları verdiği muhakkak. Amerika'nın müdahale sonrası 'nasıl bir Irak' istediği gibi 'absürd sorular'la ilgilenen Türk kamuoyu, sorulması gereken soruyu atlıyor: Amerika yeni süreçte nasıl bir Türkiye istiyor. Sorulması gereken soru bu. ABD'nin nasıl bir Türkiye istediği; malum sürecin arkasında hangi dış etkenlerin olduğu çözümlenerek çıkartılabilir. Bunu kavramakta özürlü olanlar ise 11 Eylül sonrası Amerika'nın İslam dünyasını kültürel, siyasal olarak teslim almaya, kimliksizleştirmeyi hedefleyen; evrensel bir sıçramanın eşiğindeki İslam entelletüel birikimini terör parantezine alarak suçluluk pisiklojisiyle sıkıştırmaya dönüşen politikaların Türkiye'ye nasıl yansıyacağını düşünmeleri gerekir. Bu Sharonizmin Filistin'de ne kadar adaletsiz ve acıması olabileceğinin yoğunlaştırılmış örnekleri de ortada iken genel bir dizaynın kimin çıkarına hizmet edeceği oratda. Bu anlamda Irak harekatının Saddam sorunu olmaktan çok Ortadoğu'nun yeniden dizaynını içerdiğini kavramak için tarihe bile gitmeye gerek kalmadığı bizzat yaşanılan süreçte görüldü. Derviş örneği, kendi başına Türkiye'deki Batıcı elit kesimin reflekslerini yansıtıyor olsa da Türkiye'deki misyonunu uluslararası konjonktürden bağımsız düşünmemiz mümkün değil. Bireysel tercihleri açısından Amerikan değerlerini özümsemesi ve Türkiye'de bu değerler üzerinden siyaset yapacağının, Türk siyasetinin geleceğini bu değerlerin belirleyeceği anlamına gelmediği Türk elitinin geleneğine bakarak çıkartabiliriz Türk siyasetine yabancı kaldığı için "bazı ayrıntıları" kaçıran Derviş kısa sürede, Türkiye'de ne olursa neyin geleceğini, karşılaştırmalı tarih dersi verecek kadar ülke gerçeklerini kavramış görünüyor. Türkiye'ye özgü demokrasi söylemini sahiplenmiş bir siyaset adamı olarak MGK, demokrasinin kendini savunması, tehdit gibi derin kaygıları dile getirmesi kimi uygulamalarından rahatsız olan statüko ile barışma anlamına gelebilir. Daha önce söylediklerimizle ilintilendirirsek; bu sözler, Amerikanvari demokrasinin Türkiye'ye giydirmek istediği modeli formüle ediyor. Dillendirdiği, "şeriat tehdidi" söylemini iç politika malzemesi olarak kullandığı gibi algılasak bile Türk siyasal sisteminin doğasına ilişkin sarfettiği sözler iç politikanın küresel ilişkilerini açık ediyor. Tekrar Irak operasyonuna dönecek olursak; bölgede haritaları ve siyasal yapıları yerinden edeceği besbelli bir harekatı yürütebilmek için bölgedeki müttefiklerin uygun hale getirilmesi beklenmelidir. Yani, askeri ve ekonomik modelin gerektirdiği siyasal modelin oluşturulmaması mümkün değil. Türkiye özelinde somutlaştırmaya çalışırsak; Latin Amerika ülkeleri gibi askeri yönetimle operasyona uygun hale getirilmesi ihtimali uzak görünüyor. Türkiye'nin kendine özgü demokrasisini perçinlerken statükoyu sarsmayacak bölgedeki ABD yapılanmasına karşı oluşacak tepkileri yumuşatacak bir yönetim daha rasyonel görünüyor. Derviş'in bu senaryonun aktörü olup olamayacağı değil dillendirdiği formül önemli. Çünkü, bu senaryoda rol almaya razı o kadar çok figüran var ki.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |