|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tayyip Erdoğan'ın bir "belâlısı" var. Erdoğan'ın mitinglerine gidiyor, "AK Partiliyim" diye demeçler veriyor. Bir milletvekilinin delâletiyle girdiği Meclis resepsiyonunda hal ve hareketiyle, konuşmalarıyla skandal çıkarıyor. Nil Demirkazık'tan söz ediyorum. Baktım Nil Hanım son Urfa mitingine, Tayyip Erdoğan resimli bir tişört ile gitmiş.
Toprak ve AK Parti
Halis Toprak'ın Lice'de Tayyip Erdoğan için oy istediğini okuyunca, Nil Demirkazık'ı hatırladım. Gerçi doğrudan bir alâka yok ama, bugünkü şartlarda her ikisinin de yakınlığı, faydadan ziyade zarar getiriyor. Tayyip Erdoğan, boş bulunmuş, yol üstü diye, miting arasında, Halis Toprak'ın fabrikasına uğramış ve batık banka sahiplerinin dertlerini dinlemiş. O batık banka sahiplerinden biri de Mustafa Süzer. Deniz Baykal, Süzer'in davetine katıldı; lâfı olmuyor. Ama Tayyip Erdoğan'ınkinin olur. Çünkü o, merkezin değil "çevrenin" temsilcisi. (İşin bilimsel yönünü merak edenler, Taha Akyol'un Milliyet'teki yazı serisini okusunlar). Zaten imtiyazlarını kaybedeceklerinden endişe edenler, ona diş biliyor. Aslında hem Erdoğan, hem Baykal, eski bankacıların problemine el atmalı... İMF'den gelen parayı, finans kesimine aktar. BDDK, Fon'a devredilen bankalar ve işletmeleriyle, koca bir kara deliğe dönüşsün. Türkiye'nin borç yükü ağırlaşsın. Elbette seçimden sonra işbaşına gelen hiçbir başbakan, böyle bir olumsuzluğa seyirci kalmayacaktır. Bugünden, hem Deniz Baykal'ın, hem de Tayyip Erdoğan'ın durum tesbiti yapma gayretine girmeleri de doğrudur.
Fakat, Halis Toprak'ın Lice'de Tayyip Erdoğan için oy talep etmesi, kantarın topuzunun kaçtığını veya kaçmak üzere olduğunu gösteriyor. Belli ki Halis Ağa, desteklediği partiye iyilik yapmak niyetinde ama, sorunları olan bir işadamıyla bu kadar içli dışlı bir münasebet içinde görünmek, hiç bir politikacıya fayda getirmez.
İstanbul modeli
AK Parti iktidara gelirse, Halis Toprak'ın özel bir muamele göreceğini hiç sanmam. Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığı'nda uyguladığı modeli uygulayacak gibi görünüyor. O tarihte, belediyeden para alamayan müteahhitleri çağırmış, onların sorunlarını dinlemiş, kendileriyle anlaşarak hem belediyenin, hem de işadamlarının lehine olacak bir çözüme ulaşmıştı. Neticede, 2 milyar dolar borçla devraldığı belediyenin, bir milyar dolar borcunu ödemiş, hiç borçlanmadan, sadece belediye kaynaklarını kullanarak, 4 milyar dolar ilâve yatırım yapabilmişti.
Kim başbakan olursa olsun, herhalde İMF kıskacındaki Türkiye'yi borç-faiz sarmalından çıkarmaya uğraşacaktır. İMF'nin bize tavsiye ettiği bir önceki programın (çıpalı kurun) zayıf karnı, TL'nin aşırı değerlenmesi yüzünden ödemeler dengesi açığının büyümesiydi. Neticede, TL. üzerindeki baskı, bir noktada patlak verdi ve yüksek oranda devalüasyonla Türkiye, büyük bir krizin kucağına düştü. İMF, bu defa, birincinin taban tabana zıttı olan bir programla karşımıza çıktı; dalgalı kur uygulamasını istedi. Şimdi, bu program "alternatifsiz" olarak sunuluyor. Bunun da zayıf karnı, reel faizlerin çok yüksek olması.
Reel faiz çıkmazı
Aslında İMF programında reel faizlerin yüksek olacağı öngörülüyor. Bir sürpriz değil. Peki ekonomi bunu nasıl taşıyacak? Hürriyet'ten Ercan Kumcu, "Reel faiz çıkmazı" başlıklı yazısında, konuyu şöyle ele alıyor: "Reel faizin yüksek kalmasının önemli nedenlerinden biri, dalgalı kur sisteminin yarattığı belirsizliklerdir. Finansal varlıkların yarısından fazlasının dövizde tutulduğu bir ekonomide, döviz-yerli para dengesindeki istikrar, ancak yerli para üzerindeki reel faizlerin yüksek kalmasıyla sağlanabiliyor." Bir başka ifadeyle, faiz düşse, kimse parasını TL'de tutmayacak, yerli para hepten itibar kaybedecek. Bu görüşün mantıkî sonucu şu: "Reel faizin düşmesi için dalgalı kurdan vazgeçmek gerekiyor." Ama hayır. Vazgeçemiyorsunuz. Bunun sebebini Ercan Kumcu açıklıyor: "Siyasetçiler ancak, dalgalı kur sistemiyle disiplin altına alınabiliyor. Öngörülebilir kur rejimi, siyasetçileri rehavete götürüyor. Döviz kurlarının fırlama ihtimali azsa, reel faizler daha düşük düzeyde oluşabiliyor. Ama bu defa, siyasetçinin saçmalama olasılığı artıyor. İMF gibi kuruluşlar, bir ülkeye bu kadar para verince, politikacıların saçmalama ihtimalini asgaride tutmaya özen gösteriyorlar." Kumcu, Brezilya ve Arjantin ekonomilerinin yüksek reel faizler yüzünden batma noktasına geldiğini de belirtiyor. (20 Ekim 2002 Hürriyet). Anlaşılıyor ki Derviş ve İMF, kafa kafaya vermiş, "Saçmalama ihtimali olan politikacılara karşı" bu önlemi bulmuşlar. Politikacılar rehavete kapılmasın diye, "dalgalı kur" kılıcını başlarının üzerinden sallandırmışlar. Bu arada, yüksek reel faizler yüzünden borç faiz sarmalı kartopu gibi büyüyormuş, halk fakirleşiyormuş kimin umurunda! Öncelik vatandaşı değil, İMF'yi rahatlatmak.
Borç ve faiz
Türkiye'nin Yılmaz ve Ecevit hükûmetleri döneminde ne hale geldiğini görmek için şu tabloyu bir inceleyin:
Yılmaz-Ecevit hükûmetleri ve ödenen borç faizi
Yılmaz ve Ecevit hükümetleri döneminde (5 yılda) Türkiye, 93.6 milyar $ iç borç faizi, 26.9 milyar $ dış borç faizi, 5 yılda toplam 120.5 milyar dolar faiz ödedi. 1997 sonu itibariyle 30.6 milyar $ iç borç stoku ve 84 milyar $ dış borç stoku mevcuttu. Türkiye'nin toplam borcu 114.6 milyar dolardı. Bugün ülkemizin 85 milyar $ iç borç stoku, 120 milyar dolar dış borç stoku var. Toplam borç stoku 205 milyar dolara yükseldi. Sonuç olarak; 5 yılda 120.5 milyar dolar iç ve dış borç faizi ödedik. Buna rağmen borcumuz 90 milyar dolar arttı. Millî gelirimiz ise 194 milyar dolardan (1997 yılı), 148 milyar dolara düştü (2001 yılı). Yılmaz, doları 150 bin lira ile aldı. Ecevit, 1 milyon 660 bin lira ile teslim ediyor. Ekonomi, 1997'de % 8.3 büyümüştü, 2001'de % 9.4 küçüldü. İşsiz sayısı, 1milyon 363 bin idi; 2 milyon 335 bin'e çıktı. 420 bin esnaf kepenk kapattı. İşte bu yüzden hükûmeti oluşturan partilerin oyu yerlerde sürünüyor.
VERSO'nun araştırması
VERSO isimli kamuoyu araştırma kuruluşu, 3 Kasım sonuçlarına ait bulgularını kamuoyu ile paylaştı. Buna göre, (kararsızlar dağıtıldıktan sonra) AK Parti % 29.5; CHP % 17.1; MHP % 9.1; Genç Parti % 7.5; DEHAP % 6.7; DYP % 6.5; Saadet % 5.9; YTP % 5.2, ANAP % 4.1; DSP % 3.2. KONDA ve ANAR isimli diğer kamuoyu şirketleriyle sonuçlar karşılaştırıldığında bazı paralellikler ortaya çıkıyor. 1) Her üçünde de AK Parti % 30 civarında ve CHP ile arasında en az 10 puan fark var. 2) Diğer partiler, baraj sınırında veya hemen altında. KONDA, Genç Parti'nin barajı rahatça aşabileceğini belirtiyor; ANAR, Genç Parti'yi baraj sınırında görüyor; VERSO ise, bu partiye baraj altında yer veriyor. 3) Üç araştırma kuruluşuna göre de parlamentoda ya iki, ya da üç parti bulunacak. 4'üncü parti girerse bu, ya DYP ya MHP olacak.
VERSO, vatandaşa, "Ekonomiyi bu hale kim getirdi?" diye de soruyor. "Hükûmet" diyenlerin oranı % 29.8; "DSP" diyenler % 27, Kemal Derviş'i suçlayanlar % 7. Sorumluluğun, toplu halde hükûmetin ve özel olarak Ecevit'in omuzlarında kaldığı anlaşılıyor. Zaten bu durum oy oranlarına da yansıyor. Mesut Yılmaz ve Ecevit istisnasız bütün kamuoyu araştırmalarında barajın altında. MHP ise, kendi içinde bulunduğu hükûmete muhalefet yaparak, ANAP ile arasına mesafe koyarak, baraj sınırına kadar yükselebildi. Bence, kamuoyu araştırmalarında kırsal oylar iyi değerlendirilmediği için, DYP, gerçek oranının altında, Genç Parti de aynı sebepten dolayı, yüksek görünüyor. Seçmenin, ANAP'ı cezalandırmasını doğal karşılayabiliriz. Ama, DYP'deki oy aşınması, anket hatası değilse, nedir? Mevcuda karşı duyulan güven bunalımı mı? Öfke mi? Yeni olsun, denenmemiş olsun da, isterse "çamurdan olsun" zihniyeti mi?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |