|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yazarla okuru arasında mesafe bulunması gerektiğine inanan, asla birinci tekil şahıs kullanmayan Ali Bayramoğlu, geçen gün, burada, 'nezaketli açıksözlülük' hasletimden söz etmemi ve önemli bir gazete patronunun 'güne beni okuyarak başlamasını' zikretmemi beğenmedi. Bir çok 'edepli' yazar için, benim küçük böbürlenmelerim, çizgi dışı; bunu biliyorum... Ama ne çare! Ben de ara sıra çizgi dışılık yaparak mutlu oluyorum... Şimdi şu satırları beraberce okuyalım: "Seçim anketlerinin bir numaralı ismi Tayyip Erdoğan'ın üzerindeki 'sis perdesi' yavaş yavaş aralanmaktadır... / Önceki gün Ankara'nın 'derin kulisleri'nde yaptığım bütün konuşmalar ve gözlemler, bu aralanan sis perdesinin ardındaki gerçeği şu keskin cümleyle ortaya koymaktadır: /- Tayyip Erdoğan'ın memnu haklarını talep etmesi ancak 2003 Ocak'ından sonra mümkündür. Bu durumda dahi, Anayasa'nın 74. Maddesi'ndeki 'affedilseler bile' kaydı nedeniyle seçimlere katılması mümkün olamaz. / Evet bu tespit, bir karar olarak Ankara'da yükselmektedir..."
Bu satırları, 500 bin satan bir gazetenin okurları, aynı zamanda yönetici de olan yazarının kaleminden okudular. Ne zaman? Tayyip Erdoğan'a adaylık yolunu açan Diyarbakır DGM kararından yalnızca 24 saat önce. Yazar, gazetesinin taç alanından duyurulan yazısında, seçimde aday olamayacağını ilân ettiği Tayyip Erdoğan'ın partisinde yaşanacak 'keşmekeşi' dile getiriyordu... Bir başka gazete, hem de iki gün üst üste, "Tayyip Erdoğan aday olamaz" manşetiyle çıktı. Gazetenin, "Yüksek yargının en yetkilisi isimleri" sıfatı arkasına sakladığı kaynaklar açıklamış bu görüşü... "Bunun tartışılacak bir yönü yok" demişler; "312. madde değişikliği gibi itirazların bir geçerliliği yok, aldıkları cezaların niteliği adaylıklarına engeldir. Kesin olarak milletvekili adayı olamazlar." Bu keskin hükümlere imza atanlar, bizlerin kapısından giremeyeceğimiz kurumlara 'akredite' gazeteciler... İşittiklerini doğru nakledebilecek nitelikteler... Yalan yere "Yetkili biri ile görüştüm" numarasına yatmayacak kadar da tecrübeliler... Ama işte, manşetleri, çok kısa bir zaman diliminde ellerinde patlayıveriyor... İki gün üstüste burada çıkan "Kim doğru söylüyor?" ve "Benim 'en yetkilim' senin 'en yetkilini yener" başlıklı Kulisleri okuyanlar ise, Tayyip Erdoğan'ın adaylığı önünde engel bulunmadığını, 'yüksek yargının en yetkili ismi' tarafından bana yapılmış yorum sayesinde öğrendiler. Hasan Celal Güzel'le ilgili kararın gerekçesinde, Anayasa Mahkemesi, Tayyip Erdoğan'a da 'yeşil ışık' yakmış oldu... Benim görüştüğüm 'yüksek yargının en yetkili ismi', çok satan gazetelerde yazan meslektaşların görüştükleri 'yüksek yargının en yetkili isimleri'nden daha ileri görüşlü çıktı... Benim yetkilim onların yetkilisini gerçekten de yendi... Bununla, hafif tertip de olsa, böbürlenmemi artık hoş görmelisiniz. Hayatın küçük tadları bunlar. Başbakan Bülent Ecevit'in Washington'u ilk ziyareti sırasında, Washington Institute'ün düzenlediği konferansı izlemek üzere Willard Otel'e girdiğimde, döner kapıdan benden önce geçmiş genç bir adamın durup meraklı bakışlarla beni süzdüğünü gördüm... İçeri girdiğimde, Amerikalı, adımla hitap ederek elini uzattı; "Yazılarınızı sektirmeden izliyorum" sözcükleriyle... Adımı söylemiş olmasa beni başkasıyla karıştırdığını sanacağım... Tereddüdümü görünce, yalnızca bu sütunda çıkmış bazı konuları birbiri peşisıra anlatmaya başladı... Türkiye ile yakından ilgili bir insan hakları örgütünün yöneticisiymiş... Koltuklarımın nasıl kabardığını tahmin edersiniz... Ertesi gün, Bill Clinton görüşmesi için Beyaz Saray'a gittiğimde kabıma sığamıyordum. Orada beni kanatlanıp uçuracak başka bir olayla karşılaşmayayım mı? Hayat boyu unutamayacağım bir olayla... O dönemde, bir meslektaş, bir süreliğine Washington'a yerleşmişti... Türk heyeti resmi görüşmeler için Amerikan heyetiyle oturduğunda, o meslektaşın da aralarında bulunduğu biz Türk gazeteciler Beyaz Saray bahçesinde turluyorduk. Bir süre sonra, iki yanında birer Amerikalı olduğu halde karşıdan gelen "Washington'lu" o gazeteci beni durdurup yanındakilerle tanıştırdı. Sağındakini daha önce Ankara'da görev yaptığı için tanıyordum. İlk kez gördüğüm diğeri, adımı duyunca, "Kendisini tanıyoruz" dedi ve ekledi: "Beyaz Saray'da en dikkatle izlenen Türk gazeteci..." Yeni Şafak arşivlerine dönüp bakın, o geziden yazdığım notlarda biraz adrenalin yüksekliği seziliyorsa, bilin ki, o iltifatlar yüzündendir... Hep üst düzey iltifatlara kulak verdiğimi sanmayın. Geçen gün, deniz kenarına oturmuş simidimi keyifle kemirirken yanımda bitiveren park bekçisinin hakkımdaki sözleri de, beni en az, Beyaz Saray'da görevli diplomatın iltifatı kadar sarstı. Şu cümle: "Dünyada ve ülkemizde olup bitenler hakkında gözlerimizi açtınız..." Biliyorum, bu yazı, yazarla okur arasında mesafe bulunması gerektiğine inanan, yazara böbürlenme şansı tanımayan oturaklı kalemler tarafından hoş karşılanmayacak. Ali Bayramoğlu'nun, faltaşı gibi açılmış gözlerle, "Bu herif ağır megalomanyak" demesi bile beklenebilir. Oysa, öyle değil. Ben okurun zekisini, yazarın ise nahifini sevenlerdenim... Gazete patronları da park bekçileri de beni bundan dolayı okuyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |