T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
11 Eylül'ün 'zihniyet stratejisi'

11 Eylül'den sonra yapılan tartışmaların büyük kısmında olayın askeri, stratejik sonuçlarını öne çıkaran yorumlar yapıldı. Doğal olarak ABD gibi bir dünya devine yönelik bir saldırının sonuçları, buna verilecek cevap da en azından saldırının türünden olması beklenilir. Nitekim Amerika'nın cevabı da ilk bakışta bu türden olmuştur. Amerika, uluslararası ilişkileri terörle mücadele çerçevesine indirgemiş, kendinden "taraf olanlar ve olmayanlar" şeklinde bir ayrım yaparak; bir dünya devletinden beklenen ölçülü, soğukkanlı tutumdan uzak bir strateji izledi. Bu kaba ve ilkel güç gösterisine dönüşen ABD refleksinin arkaplanında gözardı edilen stratejiye ilişkin çok az şey konuşuldu.

Bush'un hiç de dil sürçmesi olmayan "haçlı seferi" ilanıyla ortaya çıkan bilinçaltının stratejik, felsefi boyutuna ilişkin tartışmalar daha derinlerde yapılmaya devam ediyor. Ve ABD stratejik olarak 'Müslüman dünyanın zihniyet ve kimlik yapısı'nı hedef almaktadır. Bu zihniyet dönüştürmeye yönelik strateji Henry Kissenger'in ifadelerinde siyasi formülasyonunu buldu: 11 Eylül'den sonra sanıldığı gibi savaş batı ile İslam alem arasında olmayacak. Asıl çatışma ılımlı Müslümanlarla radikal Müslümanlar arasında olacak. Kissengerin bu açıklamayı yaptığında bu sözün neye tekabül ettiği konusunda dikkati çekmiştik.

Bugün Kissenger'in formüle etmeye çalıştığı İslam dünyasının içindeki çatışmadan neyin kastedildiği uzun vadede İslam dünyasını, tek tek Müslüman kimliğini, bilincini dönüştürmeye yönelik ne türden operasyonların planladığı daha açıkca görülebiliyor. Bu nedenledir ki Amerikalılar El-Ezher'in müfredatının değişitirilmesini talep edebiliyor, Türkiye'de dinde reform gibi saçmalıkların uluorta konuşulması teşvik ediliyor. Amerika'nın Afganistan'ı bombalamasına ya da Irak'a saldırmasından daha kalıcı ve vahim sonuçlar doğurabilecek bu stratejinin mahiyeti üzerinde durmak gerekmektedir.

Modernleşme girişimleri Batının tek tip insan üretmeye, insanlığı tek boyutlu-tek kültürlü yapıya sıkıştırılması gibi bir sonuç doğurdu. Kapitalizmin sömürücü karakteri ile modernliğin toplumların zihniyet ve hayat tarzını dönüştürerek kapitalist ilişki biçimine hazırlaması, özellikle batı dışı toplumların Kapitalist uluslara teslim olmasını getirdi. Bu modernleşme projelerine direnebilen tek kültür havzası olarak İslam toplumları kaldı. Modernleşmeyi insanlığın kaçınılmaz kaderi olarak algılayan Batılı zihin bu direnci anlamakta malül durumdadır. Çünkü İslam dünyasının "modernleşememesi" ya da modernliğe karşı direniyor olması içe kıvrık bir yerellikten kaynaklanmıyor. Bilakis devraldığı tarihi mirasın hala dinamik olduğunu; yaşayan bir geleneği, medeniyet birikimine yaslandığını gösteriyor. Ayrıca bu birikim hatırası küllenmemiş bir geçmiş zaman kült/ürüne değil yenilenebilir, bir medeniyet sıçraması yapabilecek dinamizme işaret ediyor.

İslam dünyasının, Batı kültürünün insanlığı mahkum ettiği tek kültürlü, tek boyutlu insan modeline karşı dinamik bir süreci, alternatif bir medeniyet tasavvurunu ve deneyimini barındırıyor olması küreselleşmeye evrilen uluslararası sistemi gerçekten ürküten, korkutan bir engele dönüşüyor.

Müslüman kimliğini belirleyen İslam anlayışı, evrene bakışı ve hakikat görüşü ile Müslüman bireyin "ben idraki" çözülmedikçe küresel hegomanyanın ekonomik ve askeri operasyonu tamamlanacak gibi görünmüyor. Bu nedenle hem toplumsal düzeyde, Wellashtain'nın tabiriyle 'dünya-sistem'e entegrasyonu öneren hem bireysel düzlemde kuşatmaya karşı direnci diri tutan Müslüman idraki imha edilmek istenmektedir. Radikal İslam - ılımlı İslam formülasyonunun arkaplanında yatan İslam'ın Protestanlaştırılması projesinin amacı; İslam toplumlarını çözerek, bilinç düzeyinde teslim olmaları sağlanarak, İslam'ın yeryüzünde alternatif bir medeniyet olarak sahneye çıkmasına engel olmaktır.

11 Eylül sonrası İslam dünyasını suçluluk psikolojisine iterek ona hayat veren tüm değerlerinden vaz geçmesi önerilmekte; ya da sahip olduğu değerlerin, yapının deforme edilerek profanlaştırılmasına çanak tutulmak istendiği çok açık. Bırakın bir Batılı oryantalist kadar İslamın orijinal metinlerin okumayı, Osmanlıca bir metni bile hayatta eline almamış nevzuhur İslam uzmanlarının İbn Rüşd aydınlığından, Gazali tutuculuğundan dem vurarak felsefi çözümlemeler önermeleri komik kaçıyor. Diğer taraftan, Batı sömürgeciliğinin kuklası diktatörlükleri örnek göstererek İslam'ın hoşgörüsüzlüğünden bahsedenler, topraklarının fiili olarak işgaline karşı direndikleri için Müslümanların terörden arınmalarını öneren 'garpzede aydınlar'ın çabaları birbirinden ayrı değerlendirilemez.

Tüm bunlar İslam dünyasının önündeki gerçek sorunlarla hesaplaşmamasını engellememeli. Aksine Müslümanların gündemine sokulan karşılığı olmayan sorularla boğuşmak İslam dünyasının ayağa kalkacak gerçek çözümlerin önündeki en büyük engeldir. Bush'un Irak saldırısını Iraklı Müslümanların dikta rejiminden kurtulması için yapıldığına inanmakla, İslam dünyasının "geri kalmışlığı" sorununu ortaya atanların çözüm olarak radikal İslam-ılımlı İslam tartışmasına indirgenmesi arasında fark yoktur.

Her kültür, her medeniyet kendi değer yargıları ve kültürel kodlarıyla, anlam dizgeleriyle anlaşılabilir. Müslümanların zihninde, kavram dünyasında karşılığı olmayan sorunlar üreterek zan altında bırakılmaları ve devraldıkları 'değer sistemi'nden kuşku duymalarına yol açacak problematik üretimi Kissenger stratejisinde formüle edilen çatışma alanının merkezini oluşturuyor. Ben idraki parçalanmış, sahip olduğu değer sisteminden kuşku duyan, geleneği ile sağlıklı ilişki kuramayan bir İslam dünyasının direnme gücü kalmayacaktır. Müslümanların Protestanlaştırılmasıyla sonuçlanacak bu süreç İslam dünyasını zihnen teslim olmaya götürür.

11 Eylül sonrası ABD stratejilerinin askeri, ekonomik boyutta değerlendirildiği kadar Müslüman kimliğini, toplumsal ve kültürel dinamizmini teslim almaya yönelik kültürel boyutuna odaklanmamız gerekmektedir. İkiz Kulelerin tozu dumanı kalktıktan sonra ABD'nin medyatik bombardımanına, propaganda gücüne rağmen kalıcı olan Müslümanların savunageldiği değerler olacaktır. Müslümanlar tarih boyunca konjönktürün dayatmasıyla savundukları değerlerinden vazgeçselerdi, 11 Eylülden sonra sayıları 100 bini aştığı söylenen Amerikalının Müslüman olmasını gerektirecek bir "değer" kalmazdı.


12 Eylül 2002
Perşembe
 
AKİF EMRE


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED