|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye medyası ile ilgili yapılan ciddi araştırmalar, medyanın milliyetçi bir söylemi benimsediğini ve çeşitli olaylar vesilesiyle bu eğilimin daha da militanca ifade edildiğini ortaya koyuyor. Bakmayın siz, bazı eski 'solcu' genel yayın yönetmenlerinin, "medyada solcuların hakimiyeti var" yollu yakınmalarına… Medyanın alt kademelerinde belki bazı sol eğilimli gazeteciler, yayıncılar çalışıyor olabilir ama, karar ve yönetim mekanizmalarında bulunanlar hep açık-gizli milliyetçilerden ya da öyle görünenlerden oluşuyor. Bunların çoğunun milliyetçiliği oportünist devlet milliyetçiliğinden kaynaklanıyor. Derin devlet işaret verdiği zaman Kürtlere karşı acımasızca saldırabildikleri gibi, yine bir başka işaretle başörtülü kızlara ya da İslami duyarlığı olan çevrelere saldırabiliyorlar. Artık 'derin devlet' o sırada nereyi, kimi hedef göstermişse… Medyanın köşe başlarını tutanların bazıları içinde de eskiden kendisine 'sol' diyenler bulunabilir. Ama farketmez… İşin içine kişisel ya da patronlarının menfaatleri girdi mi, bu gibiler derin devletin apoletli, apoletsiz yöneticileri karşısında hazırol durumuna geçmekte gecikmezler. 1991 yılında 'Milli güvenlik medyası konsepti' sırasında ve '28 Şubat süreci'nde bu 'hazırol'cu, 'andıç'cı medyanın serüvenlerine yakından tanık olduk. Gazetelerini, televizyonlarını, sütunlarını, başlıklarını, manşetlerini ve vicdanlarını derin devletin ve derin devletle içiçe geçmiş suç örgütlerinin emrine nasıl verdiklerini, ortaya çıkan olaylar ve zaman zaman birbirlerine yönelik suçlamalar vesilesiyle biliyoruz. Ülkemizde linç mekanizmasının çalışması medya ile başlıyor. Önce derin devletin verdiği hedeflere saldırılıyor. Arkasından medyada çıkan düzmece, yalan yanlış haberler ve bilgilere dayanılarak devletin emrindeki savcılık müessesesi ve DGM'ler çalıştırılarak 'hedef' yok ediliyor. En azından pasifize ediliyor. Ya da tam tersi oluyor… Bir isim, bir hareket, bir parti ya da bir lider, bakıyorsunuz birden bire parlatılıyor. Baykal, Bahçeli hep böyle parlatıldı… Söz gelimi, Devlet Bahçeli, Türkeş'in ölümünün ardından MHP'nin başına geçmeden önce, daha adaylık aşamasında parlatılmaya başlandı. Devletçi medyanın bütün ağır topları, Bahçeli'nin ne kadar çağdaş, ne kadar, değişimden yana, ne kadar barışçı bir lider olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya koyuldular. Bahçeli ile birlikte MHP'nin eski görüntüsünden sıyrıldığını, -ne demekse- çağdaş bir milliyetçi parti olduğunu ve hatta merkeze yaklaştığını yazıp söylediler. Bahçeli'nin sık sık, "Ben değişmedim" demesine bile aldırmadan onun değiştiği izlenimini vermeyi tercih ettiler. Bunu yapanlar, daha ziyade kendilerine eski 'solcu' diyen yazar, çizer, yönetici takımı oldu. MHP mevcut kısıtlı özgürlüklere dahi saldırdıkça, demokratikleşmeye, insan haklarına karşı çıktıkça, onlar boyuna Bahçeli'nin ne kadar çağdaş bir politikacı olduğunu anlatmayı sürdüler. Çünkü onlara göre, bu koalisyon şimdiye kadar işbaşına gelmiş hükümetlerin en iyisi idi ve MHP de çok uyumlu, dengeci, sorumlu bir koalisyon ortağıydı. Açın bakın Ertuğrul Özkök'ün, Hasan Cemal'in ve diğerlerinin o zamanlar yazdıkları yazılara. Bu yazıya başlamadan önce arşivde bu yazılara bir göz attım. Benim yüzüm kızardı. "Bu kadar yalakalık, bu kadar şarlatanlık niye yapılmış olabilir?" diye, sordum kendi kendime. Bu, kendilerine eski 'solcu' yakıştırması yapan kalemler, o günlerde acaba Behçeli'yi ve MHP'yi bu kadar övme ihtiyacını niçin duymuş olabilirlerdi? Meclis'ten geçirilmesini bekledikleri kanunlar, çıkartılmasını arzu ettikleri kararnameler ve alınmasını talep ettikleri bazı kararlar uğruna mı? Yoksa, o sırada devlet MHP'nin parlatılmasını, pohpohlanmasını ve böylece kontrol altında tutulmasını istediği için mi öyle yapmışlardı? MHP gerçekten de o sıralarda uysal bir tablo sergiledi. Seçmenlerine vaad ettiklerini de, savunduklarını da bir kenara bıraktı. Başörtüsü için verdiği sözleri unuttu. Öcalan'ın idam kararının uygulanmaması kararına uydu. Taban fiyatları için verdiği sözleri unutmak zorunda kaldı. Bu hükümet devam etmeliydi ve MHP de bu süre içinde iktidarda kalmalıydı. Öyle de oldu… Krizlere, onca başarısızlıklara rağmen bu hükümet devam etti. Medyanın ağır köşeleri belki eskisi kadar MHP'yi öven yazılar yazmadılar ama, incitecek eleştiriler de yapmadılar. Hatta, Bayındırlık Bakanlığı'ndaki büyük yolsuzluğun üzerine bile gitmedikleri gibi, MHP'li belediyelerin neler yaptıklarıyla da hiç ilgilenmediler. İlişkiler hep kardeşçesine devam etti… Kimse kimseye dokunmadı… MHP iktidar uğruna uyumlu davrandı, devletin uysal partisi oldu ama, oy kaybına da uğradı. Şimdi barajı geçmesi bile zor görünüyor. Bu nedenle son günlerde uysal ve sorumlu olma yükümlülüğünü bırakan MHP'nin gerçek yüzü, –eskisi gibi– ortaya çıkmış bulunuyor. MHP, Avrupa Yasaları diye bilinen yasaların iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvuracağını açıkladı. Başından beri özgürlüklere, demokrasiye ev Avrupa Birliği'ne düşman olduğunu kanıtladı. Öcalan'ın idamının yürürlüğe sokulmaması nedeniyle Başbakan Bülent Ecevit ve eski yeni adalet bakanları hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu yaklaşımın Türkiye için bir kardeş kavgasına neden olacağını ve kapanmak üzere tedavi edilen yaraları yeniden açacağını bildiği halde... Bunların ötesinde, milletvekilli eğilim yoklamalarında ünlü katillerin üst sıralarda yeralmasıyla da nasıl bir tabana sahip olduğunu bir kere daha gösterme fırsatı buldu. Ortaya çıkan sıralamaya Bahçeli'nin bile tepki gösterdiği söyleniyor. Partinin mevcut Meclis grubuna baktığımızda bu tepkinin ne kadar göstermelik olduğunu anlamak mümkün ama, varsayalım ki Bahçeli bu tepkisinde samimidir… Ya MHP'ye sürekli değişim misyonu biçen ve bu partinin ılımlı, çağdaş milliyetçliği savunduğunu söyleyen kalemler bu tablo karşısında şimdi ne diyecekler? Ben asıl onu merak ediyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |