T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
3 Kasım'ı doğru anlamak ve halka saygılı olmak...

Seçim gecesinden beri televizyon ekranlarında defalarca dile getirdiğim bir 'talebim' vardı; Cumhurbaşkanı'nın Recep Tayyip Erdoğan'ı Çankaya Köşkü'ne davet ederek bir 'jest'te bulunması. Başbakanlık konusu, böylelikle ve ülkeye huzur getirecek şekilde kolaylıkla aşılabilirdi.

Bu 'talep'in arka planındaki hareket noktası, başbakanlık konusunun aşılmasına imkan verecek bir 'pragmatizm' değil. Ahmet Necdet Sezer, Recep Tayyip Erdoğan'ı Çankaya'ya davet etmekle, esas olarak, 'devlet başkanı' olarak, 'millet iradesi'ne, kendisine sempati duyan 'halkın tercihleri'ne 'saygısı'nı vurgulamış olacaktır. Sezer'in böyle bir davranışı benimsemesi, 'devlet-millet uzlaşması'na erişilmesi bakımından anlam taşıyacaktır. Yargı erkinin bir bölümünün ve onu arkalayan odakların tahrip ettiği 'ulusal doku'nun onarılmasına yardımcı olacaktır.

Ve, dün, akşamüstü saatlerinde haber geldi: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 7 Ekim Perşembe günü (yarın) Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı Çankaya Köşkü'ne davet etti!

Böylece, Türkiye, anti-RTE (Recep Tayyip Erdoğan) ve anti-Ak Parti çevrelerin alerjisiyle kamçılanan 3 Kasım öncesi 'Türkiye'yi kutuplaştırma gayretleri'ni gerisinde bırakmaya başladı. Bunda, Tayyip Erdoğan'ın seçim gecesinden bu yana gösterdiği 'kusursuz performans'ın önemli katkısı var. Şimdi buna Cumhurbaşkanı Sezer de katkı yapıyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök de Washington'da bir soruya cevabında seçim sonuçlarını 'milletimizin demokratik tercihi' olarak 'saygıyla karşıladığını' duyurdu. Yeni muhalefet lideri Deniz Baykal'ın da bu 'onarım'a katkısını bir yana kaydedelim...

Normal olarak, böyle şeylerin haber dahi olmaması, üzerinde tek bir dakika bile konuşulmaması gerekir. Gelgelelim, Türkiye, tümüyle 'normal' bir ortamda bulunmadığı, '28 Şubat yırtılması'nın anıları taze, 'serpintileri' hâlâ geçerli olduğu için, 'iç ve dış dünya'da, Ak Parti-asker ilişkileri ve bunların geleceği çok önemli bir 'konu başlığı' olmaya devam ediyor.

BBC'den başlayarak yabancı yatırımcılara, Ortadoğulu Arap basınından Batılı diplomatik çevrelere uzanan bir yelpazede, bizi telefonla arayan, elektronik postayla temas kuran hemen herkes bu tür benzeri soruları yöneltiyor. Her yere aynı 'iyimser' cevabı iletiyoruz:

1. Bu dönem, 5 yıl öncesinden yani 28 Şubat ortamından çok farklı. O dönemdeki Refah Partisi'nin lideri Necmettin Erbakan idi ve önder kadrolarının zihniyeti ve günlük iç ve dış politikaya yaklaşımı; bugünün Ak Parti'sinin lideri Tayyip Erdoğan ve önder kadrolarının zihniyeti ve günlük iç ve dış politikaya yaklaşımından çok farklıydı.

Esasen, Ak Parti, büyük ölçüde, Refah Partisi'nin geleneğinden ve 28 Şubat performansından ayrılanların partisidir ve ayrıldığı ölçüde 3 Kasım 2002 seçim zaferini sağlamıştır.

2. Beş yıl öncesinin Türk Silahlı Kuvvetler üst kademesindeki şahsiyetler bugünkülerden farklıydı. Muhtemelen, 'zihniyet farklılığı' da söz konusuydu.

3. Türk Silahlı Kuvvetleri, her vakit, büyük oy çoğunluğunu arkasına alarak oluşmuş sivil iktidarlara ilişkin saygılı davranmıştır. 1965'te Adalet Partisi'nin yeni bir şahsiyet olan Süleyman Demirel önderliğinde büyük bir seçim zaferinin ardından tek başına iktidarı mümkün olmuştur. Oysa, sadece 5 yıl önce 27 Mayıs 1960 askeri darbesi gerçekleşmiş ve Adalet Partisi'nin selefi olan Demokrat Parti yasaklanmış; Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, sadece 4 yıl önce idam edilmişlerdi. DP milletvekillerinin büyük bölümü 1965'te hâlâ hapisteydi.

1983'te seçimlerden 48 saat önce, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ve üç yıldır işbaşında olan askeri yönetimin lideri General Kenan Evren, yeni kurulmuş ANAP ve lideri Turgut Özal'ı işaret ederek; 'bunlara oy vermeyin' çağrısında bulundu. Sonuç, yüzde 45'le ANAP, tek başına iktidara geldi. Turgut Özal, hükümetini kurdu.

Gerisini biliyoruz...

Bu kez, tek fark, Tayyip Erdoğan'ın milletvekilliğinin ve dolayısıyla başbakanlığının engellenmiş olması. Ama, kimse yanlış hükme varmasın: Yüzde 35'lik oyla 550 kişilik TBMM'deki 363 kişilik Ak Parti grubu, Tayyip Erdoğan sayesindedir. Tayyip Erdoğan'sız, Ak Parti'nin yüzde 35 oyu olmadığını, herkes biliyor; Ak Parti de biliyor.

Türkiye halkı, baskılara rağmen sandıkta başkaldırmış, koca bir 'siyaset sınıfı'nı tümüyle tasfiye ederken; aslında Tayyip Erdoğan'ı ülkenin geleceği için tercih etmiştir.

Bu bakımdan, Cumhurbaşkanı Sezer, doğru ve anlamlı bir adım atmış, 'milletin tercihi'ne saygısını ortaya koymuş olmaktadır. Cumhurbaşkanı ile 'halkın tercihi', yarın biraraya gelecekler ve muhtemelen 'emanetçi' değilse de, bir 'geçici başbakan' üzerinde görüşeceklerdir.

Unutmadan: Türkiye halkı, bir önceki TBMM'nin yüzde 90'ını tasfiye etti. 1983 ve 1950 bile, bu kadar geniş çapta bir 'TBMM yenilenmesi'ne sahne olmadı. Kaldı ki, o iki seçim, zorlamalı bir dönemin ardından gelmişlerdi. Partiler kapatılmış, siyasetçiler tutuklanmış ya da yasaklanmışlardı. Buna rağmen, TBMM, 2002 seçimindeki ölçüde yenilenmedi. 550 milletvekilinin 500'e yakını yeni! Böylesi ve iki partili TBMM, hiç görülmemişti. Bu, 'Türkiye usülü bir demokratik devrim'dir.

Bu, bir 'büyük halk hareketi'dir; bu Türkiye halkının muhteşem bir 'yenilenme arayışı'dır. Bunu kim anlamamakta direnirse, önümüzdeki dönemde -sıfatı ve şöhreti ne olursa olsun- süpürülüp gidecektir...


6 Kasım 2002
Çarşamba
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED