|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
AK Parti'nin ezici bir çoğunlukla tek başına "iktidar"a gelmesi, çok partili siyâsî tarihimiz açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Menderes, erken Demirel ve Özal'dan bu yana Türkiye ilk kez tek başına "iktidar" imkânını yakalamış oldu. AK Parti'nin seçimlerde elde ettiği bu "tarihî başarı", hem "merkez-çevre" ilişkilerinin ve kavramlarının, hem de AK Parti'nin konumu'nun / durduğu yer'in ve temsil ettiği şey'in tartışılmasına yol açmış durumda. Burada dikkat çekilmesi ve yeniden-tartışılması gereken en önemli sorun, merkez ve çevre kavramlarının ne anlam ifade ettiği meselesidir. Bugüne kadar "merkez" ve "çevre" kavramları Türkiye'de son derece yanlış bir şekilde kullanıldı; halen de bu yanlışlık sürdürülüyor. Yanlışlık şurada: Türkiye'de "merkez" denilince "devlet"; "çevre" denilince de toplum kastediliyor. Oysa bu tümüyle yanlış bir kullanım. Merkez-çevre kavramlarını ve kavramsallaştırmasını ilk kez geliştiren sosyal bilimci, Amerika'daki Chicago Sosyoloji Okulu'nun / Ekolü'nün kurucularından Edward Shils'dir. Edward Shils, tam da bizdeki kullanımın tam tersi bir şekilde tanımlıyor ve kullanıyor bu kavramları. Türkiye'deki sosyal bilimciler bu kavramları Shils'ten ödünç almalarına rağmen hâlâ tam tersi bir şekilde kullanmaya devam ediyorlar. Pes doğrusu! Shils, The Constitution of Society başlıklı kitabının "Center and Periphery / Merkez ve Çevre" başlıklı dördüncü bölümünde bu kavramlara ilişkin şöyle bir çerçeve çiziyor: "Toplum, bir merkeze sahiptir. Toplumun yapısında bir merkezî bölge vardır. Topluma ait / üye olmak, bu merkezî bölge ile kurulan ilişki tarafından şekillendirilir." Shils, "merkez" veya "merkezî bölge" kavramlarını ise çok açık ve net bir şekilde şöyle tanımlıyor: "Merkez veya merkezî bölge, toplumun değerlerinin ve inançlarının alanına giren bir fenomendir. Toplumu şekillendiren [ki Shils'in burada "to govern" / idâre etmek, yönetmek" sözcüğünü kullandığına da özellikle dikkatinizi çekmek isterim] semboller, değerler ve inançlar düzeni toplumun merkezini oluşturur" (s. 93). Mesele gayet açık ve net değil mi? Shils, toplumun ve toplumun değerlerinin, inançlarının ve sembollerinin "merkez"i oluşturduğunu söylüyor. Ama bizde tam tersi bir durum sözkonusu. Bizde toplumun değerleri, sembolleri ve inançları merkez'i oluşturmuyor; tam tersine toplumun değerleri, sembolleri ve inançlarının merkezi oluşturmayacağı; hatta bunların "irtica kapsamına girdiği" ve "tehlike" olduğu söylenebiliyor. Buradan yola çıkarak bir ülkedeki siyasî, ekonomik, toplumsal ve kültürel otorite, hegemonya ve meşruiyet kaynaklarının o toplumun tarihsel, kültürel ve toplumsal tecrübesinin ürünü olan, o topluma tarihî, kültürel ve toplumsal tecrübesini kazandıran, o toplumun kollektif hafızasını ve bilinçaltını oluşturan temel değerleri, inançları ve sembolleri tarafından tanımlanması, belirlenmesi ve şekillendirilmesi gerektiği sonucuna varmamız gerekiyor. Bu, tüm dünyada böyledir. Amerika'da da, İngiltere'de de, Fransa'da da, İran'da da, Çin'de de, Rusya'da da aynen böyledir. Ama Türkiye'de böyle değildir; tam tersi bir durum sözkonusudur. Bu gerçeği Türkiye üzerine araştırma yapan bilim adamları görüyor; ama bizim aydınlarımız, bilim adamlarımız göremiyor! Buyurun burdan yakın! Örneğin Oxford Üniversitesi'nden Philip Robins, "Türkiye'de elitlerin / aydınların kimliği ile toplumun kimliği birbirini beslemiyor, bütünlemiyor, çekmiyor; tam tersine birbirini itiyor" diyor. Oysa dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şeye rastlamak mümkün değildir. Çünkü böylesi bir şey, eşyanın tabiatına terstir! Oysa Türkiye'de yapay sorunların ve gerilimlerin yaşanmasının temel nedeni burada gizlidir. Türkiye'de merkez, devlet (ve dolayısıyla sivil ve askerî bürokrasinin başında bulunan elitler) olarak tanımlanıyor. Ve bu merkez'in önceliklerine, çıkarlarına, duyarlıklarına aykırı veya ters olan her şey "öteki" / "düşman" olarak konumlandırılıyor ve türlü şekillerde hizaya getirilmeye, adam edilmeye çalışılıyor. Böyle bir ülkede elbette ki gerilimlerin, yapay sorunların, dar alanda kısa ve küçük hesaplaşmaların ve kapışmaların yaşanması elbette ki kaçınılmazdır. Oysa artık görmemiz veya açıkça kabul etmemiz gereken yakıcı bir gerçek var: Türkiye'de devlet, merkez olarak kabul edildiği; toplumun değerleri, inançları ve sembolleri öteki / düşman olarak konumlandırıldığı sürece bu toplumun huzûr ve sükûn bulabilmesi; geleceğe güvenle yürüyebilmesi son derece zordur. Seçim sonuçları, Türkiye'nin "merkez" olarak tanımlanan statüko'suna karşı gösterilen yeni ve güçlü bir tepkidir. Bir kollektif bilinçaltı patlamasıdır. Türkiye'de bugüne kadar "merkez" olarak tanımlanan "statüko"nun yegâne temsilcisi olarak kabul edilen CHP'nin tek başına iktidara gelememesinin nedeni burada gizlidir. Yine, Türkiye'de işsizliğin, ekonomik krizin bu kadar kontrolden çıktığı bir ortamda bile CHP'nin yüzde 19 oranında oy almasının nedenleri de burada gizlidir. İngiltere'nin deneyimli gazetecilerinden Andrew Mango'nun geçen gün NTV'ye yaptığı şu analizi bizim elitlerimiz ve aydınlarımız neden yapamıyorlar acaba: "Türkiye'de sol yoktur. Türkiye'de kendisini sol olarak görenler, Türkiye'nin yönetici ve burjuva kesimleridir. Beyaz Türklerdir. CHP'nin oy havuzu'nun omurgası bu kesimlerden oluşmaktadır". Sözün özü, Türkiye'de "merkez" yoktur ve Shils'in sözünü ettiği anlamda merkez olarak toplum ve toplumun değerleri, inançları ve sembolleri sürekli olarak yok sayılmaya ve yok edilmeye çalışılmıştır. O yüzden toplum, kendisini ve değerlerini, inançlarını ve sembollerini yok sayan CHP'yi hiçbir zaman tek başına iktidar yapmamıştır ve bu seçimlerde de solu yozde 20'ye kilitleyerek fena halde uyarmış ve cezalandırmıştır. Burada AKP'nin merkez'liğini bilmesi, merkez olarak toplumun değerlerini, inançlarını ve sembollerini eksene alan yeni bir siyâset dili ve üslûbu geliştirmesi gerekiyor. Bu elbette ki, gerilime davetiye çıkarmak anlamına gelmez. Gerilimi üreten statükodur. AKP, irrasyonelleşen, ana/kronikleşen, Türkiye'nin önünü tıkayan, enerjisini ve dinamizmini yok eden statükonunun gerilim üreten mekanizmalarını "kontrol altına alarak", gerilim üretmeden de politika üretilebileceğini gösterebilir. Bu elbette ki zordur ama aslâ imkânsız değildir. Eğer, AKP, toplumu değil de, "devlet"i / statüko'yu eksene alarak politika yapmaya kalkışırsa, bu ülkenin önünü, dinamizmini yok etmekten; bu ülkenin yeniden büyük iddialara, idea'lara (fikir'lere), ideallere ve rüyalara sahip olabilecek bir ülke olması gibi tarihî bir imkânı ve fırsatı kaçırmaktan başka bir şey yapmamış olacağını aslâ unutmamalıdır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |